Eskiden, uzak diyarlarda Epeios adında bir adam yaşarmış. Bu adam öyle dev gibi, güçlü kuvvetli bir savaşçı değilmiş belki ama elleri sihirliymiş. Tam otuz gemiyle yola çıkmış, koca Troya Savası'na katılmış. Savas meydanlarında kılıç sallarken pek iyi olduğu söylenemezmiş, hatta bazen biraz sakarmış bile! Ama bir gün, akıllı dostumuz Patroklos için düzenlenen oyunlarda öyle bir yumruk atmış ki, herkes şaşkınlıktan donup kalmış. Birinci oluvermiş!
Epeios'un en büyük hünerini biliyor musun? O, tahtadan devasa bir at yapmış. Hani su meşhur, içine kahramanların gizlendiği, koca bir oyuncak gibi görünen ama içi macera dolu olan at var ya, işte onu Epeios yapmış. Elleriyle tahtayı öyle bir işlemiş ki, sanki o atın canı varmış gibi duruyormuş. Kendi kendine, "Ben bunu yaparım," demiş ve sonunda başarmış.
Savas bitip de herkes evine dönerken, Epeios yolu kaybetmiş. Nestor ile giderken bir anlığına birbirlerinden ayrılmışlar. Bizimki uzun bir deniz yolculuğundan sonra Güney Italya dedikleri, güneşin hic eksik olmadığı sıcacık bir yere varmış. Orada kendine yeni bir şehir kurmus.
Epeios, o dev atı yaparken kullandığı bütün keskilerini, çekiçlerini, rende dediğimiz o keskin aletlerini alıp, bilgelik ve el sanatı dostumuz Athena'ya hediye etmiş. Bir tapınak yaptırmış ve tüm o marangoz aletlerini oraya, tanrıçanın gölgesine bırakmış. Belki de bir gün yine bir şeyler tasarlarken kullanırım diye düşünmüştür, kim bilir? İşte böyle küçük dostum, Epeios hem yumruklarıyla hem de elleriyle yarattığı sanatla masallarımızda yerini almış. Hadi şimdi gözlerini kapat, bakalım rüyanda o kocaman tahta atı görecek misin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana hep o ışıltılı kalkanların, devasa kılıçların ve zafer naralarının ardındaki tozlu ve gölgeli hikayeleri anlatırlar. Ama gerçek, bazen en sessiz duranın elindeki keserde saklıdır.
Epeios'u duydun mu? Tarih kitapları onu sadece bir marangoz ya da ordunun arka sıralarında kendine yer arayan biri gibi anlatır. Akhilleus’un can dostu Patroklos onuruna düzenlenen o kaba saba dövüşlerde, hırslı kralların gözüne girmek için yumruklarını konuşturan bir piyon olarak görürler onu. Oysa Epeios, sadece bir savaşçı değildi; o, kendi yeteneğiyle "Güçlüler"in karanlık hırslarına hizmet etmeye zorlanmış bir zanaatkardı.
Bir düşün... Krallar ve komutanlar, kendi kibirleri uğruna şehirleri yerle bir ederken, Epeios'a o devasa tahta atı yaptırdılar. O at, sadece bir sanat eseri değil; bir aldatmacanın, bir utancın ve binlerce masumun sonunu getiren o büyük sessizliğin ta kendisiydi. Gökyüzü sakinleri tepeden izlerken, Epeios elindeki avadanlıklarla aslında kendi elleriyle bir dönemin sonunu inşa ediyordu. Bir kralın emriyle yapılan her çivi darbesi, aslında bir şehrin kalbine saplanan bir hançer gibiydi.
Savaş bittiğinde, o devasa yıkımın ardından Nestor’un hırslı gölgesinden sıyrılıp İtalya’nın kıyılarına vurduğunda, Epeios bir gerçeği fark etti. Artık birinin piyonu olmaktan yorulmuştu. Yanında taşıdığı, o kanlı tahta atı inşa ettiği avadanlıklarını, yani elinin emeğini, Athena’nın tapınağına adadı. Belki de yaptığı aletlerin üzerine sinen o ağır savaş yükünden kurtulmak istedi, kim bilir?
Şimdi şunu hatırla evlat; bazen en büyük kahramanlık, bir kralın emrine itaat etmek değil, o emrin getirdiği ağırlığı toprağa gömmektir. Kadehimdeki birkaç damla üzüm suyu gibi, hayat da bazen tatlı bir hüzünle biter. Gerçek, senin gibi sorgulayan zihinlerin, o devasa tahta atların içindeki boşlukları görmesiyle aydınlanır. Kimse sana bu atın neden yapıldığını sormaz, onlar sadece atın yarattığı yıkımı görürler. Ama sen, o atın içindeki sessiz zanaatkarın kalbini görmeye çalış.