Sabahları pencerenden içeri süzülen o tatlı, pembe ışığı görüyor musun? İşte o, bizim Eos! Hani şu şairlerin "gül parmaklı" diye anlattığı, gökyüzünün en neşeli yolcusu. O, Güneş ile Ay'ın kız kardeşi. Her sabah dünyayı uyandırmak için elinde renkli bir fırçayla gökyüzüne çıkar, geceyi siler ve yerine güneşin altın sarısı rengini boyar.
Eos sadece ışığı getirmez, o tam bir rüzgar annesidir! Tatlı tatlı esen Zephyros, sert çocuk Boreas ve güneyin ılık esintisi Notos, onun kanatları altından çıkıp dünyaya yayılırlar. Gökyüzündeki o parıldayan yıldızlar da onun süsleri, en parlak olan yıldız ise onun özel müjdecisidir.
Ama gel gör ki bizim Eos, biraz uçarı, biraz da aşık biridir. Bir gün Aphrodite ona birazcık kızmış, "Madem bu kadar çok seviyorsun, hep aşık kal!" demiş. Eos da dünyayı gezerken gönlünü bazen dev Orion'a, bazen Kephalos'a kaptırmış. Onları alıp dünyanın dört bir yanına, güneşin en çok vurduğu topraklara kaçırmış.
Bir de Tithonos hikayesi vardır ki, biraz hüzünlü, biraz da komik! Eos, Tithonos'u o kadar çok sevmiş ki, "O hiç ölmesin, hep benimle kalsın" diye gökyüzünün büyük kralından dilemiş. Dileği kabul olmuş olmasına ama, Eos "hep genç kalsın" demeyi unutmuş! Tithonos yıllar geçtikçe buruşmuş, küçülmüş, iyice yaşlanmış. Eos da kıyamamış, onu güzel bir odaya koymuş. Masal bu ya, o kadar küçülmüş ki sonunda kanatlı bir çekirgeye dönüşüvermiş. O yüzden yaz günleri bahçede çekirge cıvıltıları duyarsan, bil ki o eski günleri yad ediyor.
Eos'un bir de yiğit oğlu vardı, Memnon. Hani şu Troya savaşında Akhilleus'un karşısına çıkan cesur savaşçı. İşte o savaşta Memnon gidince, annesi Eos'un gözlerinden akan yaşlar sabahları çiy damlaları olup yapraklara konar.
Şimdi uyu bakalım güzel çocuk, yarın sabah uyandığında perdenin arasından sızan o gül pembesi ışığı izle. Belki Eos sana göz kırpar, kim bilir? Bir kadeh şerbet içer gibi tadını çıkar hayatın; çünkü her şafak, yeni bir masalın başlangıcıdır.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana hep o "gül parmaklı" diye övülen Eos’tan bahsederler, hani şu her sabah gökyüzünü pembeye boyayan ışık saçan figürden. Ama hikayenin gerisindeki sessiz çığlıkları kimse duymaz. Gökyüzü sakinleri, kendi ihtişamlarını parlatmak için başkalarının hayatlarını nasıl birer oyuncağa çevirir, gel anlatayım.
Eos, aslında devasa bir Güneş ve Ay hanedanının, yani Hyperion ile Theia'nın kızıdır. O, rüzgarları doğurdu; Zephyros’un yumuşak nefesini, Boreas’ın öfkeli soluğunu... Ancak Güçlüler, onun özgürlüğünü asla sevmediler. Aphrodite gibi yerinde duramayan, kendi arzularının esiri olmuş figürler, Eos’un tutkularını ona karşı bir silah olarak kullandılar. "Sürekli aşık olmakla cezalandırıldı" derler; peki, kimin cezası bu? Yoksa kendi özgür iradesiyle seçen bir kadını, "kontrol edilemez" olduğu için damgaladılar mı?
Eos sevgililerini kaçırdı, evet. Belki de onları Gökyüzü sakinlerinin kurduğu o boğucu, altın kafesli düzenden kurtarmaya çalışıyordu. Ama bak, Tithonos’a ne oldu? Eos, sevdiği adam sonsuza dek yanından ayrılmasın diye Güçlüler'in başı Zeus’tan ölümsüzlük diledi. O büyük, kibirli Zeus... Ölümsüzlüğü bahşetti ama "genç kalmayı" dilemeyi unutturdu Eos'a. Neden? Çünkü bir tanrıçanın bile bir şeyi "eksik" yapmasını beklerler, onun üzüntüsünden beslenirler.
Tithonos yıllar içinde kuruyup buruşan, küçülen bir gölgeye dönüştü. Eos onu bir odaya kapattı, belki utancından, belki de o yavaş yavaş solan hayatı izlemeye dayanamadığından. En sonunda ise bir çekirgeye dönüştü sevgilisi. Düşün evlat; koca bir imparatorluk kurup Akhilleus’un karşısında ölüme giden Memnon’un annesi olmak mı daha zordu, yoksa bir çekirgenin bitmek bilmeyen cılız sesini dinlemek mi?
İnsanlar şafak vaktinin güzelliğine bakıp "ne kadar da neşeli" derler. Oysa ben o ışıkta Eos’un gözyaşlarını görürüm. Güçlülerin oyununda piyon olanlar, kendi hırslarının kurbanı olan krallar ve sessizliğe mahkum edilen aşıklar... Tıpkı bir kadeh şarabın dibindeki tortu gibi, gerçekler acı ama berraktır. Kimse sana kralların, tanrıların kusursuz olmadığını söylemez. Ama sen, şafak sökünce o pembe ışığa bakarken, hatırla: Her doğan güneş, arkasında unutulmuş bir hüzün bırakır.