Bak evlat, otur şöyle yanıma. Ayaklarını uzat, şu zeytin ağacının gölgesi ikimize de yeter. Hah, şöyle... Şimdi sana anlatacağım şey öyle tozlu parşömenlerdeki sıkıcı tarihlerden değil; insanın toprağa, toprağın da gökyüzü sakinlerine küsüp barıştığı o eski, kadim zamanlardan kalma bir mesele.
Eskiden, dünya henüz gençken, altın çağı yaşayan bir İtalya vardı. İkarios adında, nasırlı elleriyle toprağı nakış gibi işleyen bir köylü yaşardı orada. Tanrı Saturnus, o zamanlar yeryüzünde gezintiye çıkmayı sever, insanoğlunun halini hatırını sorardı. İşte o günlerde, güzel Entoria ile tanıştı. Entoria, İkarios’un kızıydı; gözlerinde tarlaların bereketi, saçlarında güneşin ışıltısı vardı. Saturnus ile Entoria’nın birliği, dört tane aslan gibi delikanlı getirdi dünyaya; içlerinden biri İanus’tu, hani şu iki yüzü olan, kapıların ve başlangıçların koruyucusu...
Saturnus, bu cömert toprağa ve İkarios’a öyle bir hediye verdi ki, sanki toprağa güneşin özünü hapsetti. Bir üzüm kütüğü uzattı ona; "Buna iyi bak, bu meyvenin suyu insanın hem neşesini hem de cesaretini uyandırır," dedi. İkarios da öyle yaptı, bağına bahçesine baktı, toprağı iyileştirdi.
Ama ne olduysa, insanoğlunun o bitmek bilmeyen nankörlüğü baş gösterdi. Roma’nın o vakitlerki köylüleri, bu hediyenin kıymetini anlayacaklarına, onu basit bir ot sanıp yabana attılar. Toprağın verdiklerine saygı duymayı unuttular, cömertliğe karşı kaba davrandılar. Gökyüzü sakinleri, nankörlüğe karşı hassastır bilirsin; Saturnus bu duruma çok öfkelendi. İnsanların üzerine öyle bir dert, öyle bir veba saldı ki, şehir nefes alamaz hale geldi. Her yer sessizliğe büründü, neşeli bağlar kurudu, insanların yüzü gülmez oldu.
Nihayet, Roma halkı başlarını kaldırıp gökyüzüne baktıklarında hatayı anladılar. "Biz ne yaptık?" dediler, "Hem toprağın bereketini küçümsedik hem de bizi kollayanları unuttuk." Hemen Capitolium Tepesi'nin eteğinde, o heybetli Saturnus’a layık, görkemli bir tapınak diktiler. İkarios’un o eski bağlarını, Saturnus’un sunduğu o kıymetli hediyeyi şereflendirmek için dualar ettiler.
İşte o günden beri, her ne zaman bir üzüm tanesi görsen ya da bir kapıdan adımını atsan, o eski hikayeyi hatırla. Çünkü her şeyin bir başlangıcı, her hediyenin de bir ağırlığı vardır. Şimdi, git bakalım biraz daha koştur da yanakların al al olsun; şu yaşlı ihtiyarı kendi kendine bıraksın biraz...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Hani şu göğe yükselen mermer sütunlar, altın varaklı tapınaklar görürsün ya? İnsanlar onları tanrıları onurlandırmak için diktiklerini söylerler. Ama gel, benimle şu yaşlı ağacın gölgesine otur da sana gerçek hikayeyi fısıldayayım. Bazen en görkemli binalar, aslında vicdan azabının ve korkunun üzerine inşa edilen birer hapishanedir.
Eski zamanlarda, İtalya'nın henüz çamurlu ve bakir topraklarında Entoria adında bir kadın yaşardı. O, efendilerin buyruğuyla yaşayan bir köylü kızıydı. Derler ki, Saturnus adındaki o kadim güç, yeryüzüne indiğinde bu genç kadının yanında soluklanmış. İnsanlar bunu bir "tanrısal lütuf" gibi anlatır; sanki güçlü olanın zayıf olana dokunması büyük bir onurmuş gibi... Oysa hakikat, Entoria’nın hayatının o gün bir "karar" ile değiştiğidir. Saturnus, babası Ikarios’a bir bağışta bulunmuş: Üzüm kütüğü. İçinde hem biraz neşe, biraz da unutuş saklı olan o kadim şarap... Ancak unutma güzel evladım, bir gücün birine verdiği hediye, aslında çoğu zaman başka birinin boynuna takılan görünmez bir zincirdir.
Entoria'nın dört oğlu oldu: Ianus ve kardeşleri. Onlar bu topraklarda kök salmaya çalıştılar. Fakat biliyor musun, krallar ve tanrılar ne zaman bir yere "huzur" getirdiğini iddia etse, orada birilerinin düzeni bozulur. Roma'nın o günkü sahipleri, bu hediyenin kıymetini bilmekten ziyade, kendi doymak bilmez hırslarıyla o toprağı zehirlediler. Ve sonra... bir veba salgını yayıldı. İnsanlar, güç sahiplerinin hırsı yüzünden kırılırken, yine o güç sahipleri "tanrıyı yatıştırmak" adına Capitolium tepesinin eteğine tapınaklar diktiler.
Bak sevgilim, bu tapınak Saturnus’un şefkati için değil, insanların kendi yarattıkları felaketi örtbas etmeleri için kuruldu. Entoria gibi nice sessiz kadının hikayesi, bu soğuk mermerlerin altında ezildi. Tarih, güçlü olanın "huzur" getirdiğini yazar; oysa biz biliriz ki, gerçek huzur, birilerinin hırsına kurban edilmediğimiz gün gelecektir. Ianus ve kardeşleri belki o topraklarda doğdu ama onların hatırası, tapınakların sessizliğinde değil, rüzgarın taşıdığı o eski köylü kızı Entoria’nın fısıltısında gizlidir.
Şimdi anlıyor musun? Krallar hata yapmaz derler, tanrılar hiç yanılmaz derler... Ama sen, tozlu kitapların arasındaki o ince sızıya bak. Gerçek, o gösterişli sunakların arkasındaki karanlıkta parlayan küçük bir ışıktır. Ve o ışığı sadece sorgulamayı bilenler görür.