Durgun bir gökyüzünde, ayın çevresinde kümelenen yıldızların parlaklığı nasıl bir keskinlikte yeryüzüne sızarsa, tüm o uçurumlar ve düzlükler de bir hakikat gibi önümüze serilir; gök kubbenin perdelediği yıldızlar boşalınca çobanın yüreği de o uçsuz bucaksız açıklıkta ferahlar.
Endymion anlatısı, köklerini Homeros’un bu dizelerinde bulan kadim bir hafızadır; ancak bu mitin asıl faili, bugün Beşparmak diye anılan Latmos’un sarsılmaz gövdesidir. Menderes, bu dağın eteğinde kendi mecrasını bükerken gümüş bir ay yansıması gibi dolanır; sular Bafa’nın bağrından geçip Adalar denizine boşalırken geceyi pırıl pırıl bir gümüş tepsiye dönüştürür.
Beşparmak’ın o heybetli silüeti, insanı yerkabuğunu birbirine katan, kıtaları sarsarak yükselen o ilksel zorbalık çağlarına taşır. Dağın göğe uzanan beş parmağı, tabiatın kendi üzerindeki baskıcı sarsıntılarını hatırlatır gibidir. Ne var ki ayın ışığı, o sert, buyurgan taş kütlelerini şeker gibi eritip çatık kaşlarını yumuşattığında, insan yeryüzüne bir ceza gibi düşmüş değil, ancak bir anlığına özgürleşmiş bir cennetin kalıntısını görür.
Endymion efsanesi, iktidar hiyerarşisinin çok uzağında, bu ıssız coğrafyada neşvünema buldu. O, elindeki kavaldan başka bir otorite tanımayan, mülksüz bir çobandı. Gündüz, sarp yamaçlarda kendi yasasıyla hareket eden keçilerini gözetirken, kavalının sesi onun hem yoldaşı hem de kalabalık şehirlerin hiyerarşik çarklarına karşı sessiz bir başkaldırısıydı. Bu ses, dağların saf sesini taşıyarak, hapsedilmiş ruhun genişleme arzusunu doğaya nakşederdi.
Bu ıssızlıkta Endymion’un varlığına, ne gündüzün telaşı ne de gece uykusunun korumasızlığı tanık olurdu; sadece ay tanrıçası Selene, onun gürbüz ve boyun eğmeyen güzelliğini izlerdi. Tanrıçanın, yeryüzündeki bu fani çobana duyduğu arzu, gökyüzünün ışıkla tahakküm kuran yüksekliğinden inip, Endymion’un çayırına sığınan bir eşlik etme biçimiydi. Selene, gökyüzündeki rotasını bir kenara bırakıp her seferinde yeryüzündeki bu sade varlığa sarılırdı.
Selene’nin yokluğunda, yani karanlığın ay ile buluşmadığı zamanlarda, Endymion’un bekleyişi, dağın kara dorukları kadar sancılı bir sessizliğe bürünürdü. Ancak ilk ışıkla birlikte yeniden kavuştuklarında, bu buluşma bir mülkiyet ilişkisinden ziyade, iki varlığın birbirini ışıktan bir örtüyle sarmasıydı. Onlar için sevgi, tanrısal otoritenin buyruklarına muhtaç olmayan, kendi ışığını kendi yaratan bir özerklik alanıydı.
Tanrıların kıskançlığı, insanların bu ölümsüzlük ve tanrısal denkliğe ulaşma potansiyeline karşı duydukları derin bir tahakküm dürtüsünden gelir. Fakat Zeus, bu sevginin kendi yasalarının ötesinde bir varoluş taşıdığını sezmiş, ona ancak uykunun sınırları içinde gerçekleşecek bir ölümsüzlük bahşetmiştir.
Bugün Beşparmak dorukları, ayın altında karlı bir dinginlikle ağarırken, o koca çamlar düş gören insanların sükunetiyle fısıldaşır. Endymion’un kavalından yayılan ses, kayadan kayaya çarparak otoritenin ulaşamadığı o ıssız hürlüğün yankısını taşır. Gökler yırtılıp açıldığında, gözlerimiz, Selene ve Endymion’un tahakkümden azade, o ışıklı ve ölümsüz kavuşumuna şahitlik eder.
Şöyle geçin bakalım karşıma, ateşin çıtırtısı sizi ürkütmesin, aksine ısının. Bakmayın bana öyle, yaşlıyım belki ama kulaklarım hala bir geyiğin ayak sesini, gözlerimse gökyüzünün en gizli sırlarını seçer. Bugün size Beşparmak Dağları'nın, o eski adıyla Latmos’un göğsünde saklı kalmış, ay ışığıyla dokunmuş bir masal anlatayım.
Hani derler ya, bazen gökyüzü yırtılır da içinden yıldızlar dökülür diye; işte tam o vakitlerde, Beşparmak’ın sivri kayalıkları gümüşten bir pelerin giyer. O dağlarda Endymion adında bir çoban yaşardı. Evi barkı yoktu, sadece bir kavalı, bir de dağ yamaçlarında hoplayıp duran kara keçileri... Endymion’un kavalı öyle bir şeydi ki, içine dertlerini üflediğinde dağlar dile gelir, sevincini üflediğinde sular neşeyle şakırdardı. Ama o kavalın en büyük sırrı, Ay tanrıçası Selene’ye söylediği gizli şarkılardı.
Selene, o nur yüzlü gökyüzü sakini, her gece gökyüzünün en tepesinden yeryüzüne bakardı. Ama bakışları boş bir gezintiye değil, Beşparmak’ın yamaçlarında uzanan o güzel çobana çarpardı. Endymion, gündüzleri güneşin kavurucu sıcağında yorulur, gece olup da ay ışığı dağların o sert, çatık kaşlı kayalarını bir şeker gibi erittiğinde, tatlı uykusuna dalardı. Selene işte o an, bir ışık huzmesi gibi gökten süzülür, gümüşten parmaklarıyla çobanın alnını okşardı. Aralarında öyle bir sevgi vardı ki, ışıkla insan ancak bu kadar güzel kucaklaşabilirdi.
Gelgelelim, ölümlü olmak zordur evlatlarım; insan büyür, yaşlanır, saçlarına aklar düşer. Selene, gökyüzünün sonsuzluğunda hep genç, hep parlak kalırken, Endymion’un o güzelim gençliği bir gün solup gidecekti. Tanrıların tanrısı Zeus –hani şu yıldırımları elinde tutan ihtiyar– bu aşka bakıp iç geçirdi. Kıskanmadı, hayır, bu defa gülümsedi. "Söyle çoban," dedi ona, "dile benden ne dilersen!"
Endymion, sevdiğinden bir an olsun kopmamayı, yaşlanıp da o güzel ışıklı anları unutmamayı düşledi. "Bana," dedi, "bitmeyecek bir uyku ver, ama gözlerim hep Selene’yi görsün."
İşte o gün bugündür, Endymion uyur. Beşparmak Dağları’nın doruklarında, rüzgarın fısıltısı eşliğinde, ışıklı bir düşte yaşar. Bazı geceler ay dolunay olup da Bafa Gölü’nü koca bir gümüş tepsiye çevirdiğinde, dikkatli bakın; göreceksiniz. Dağların dorukları ay ışığıyla yıkandığında, o kavalın sesi hala rüzgarın içinde saklıdır. Endymion yaşlanmadı, ölmedi; sadece sevgilisini daha iyi görebilmek için sonsuz bir sessizliğe ve ışığa çekildi.
Şimdi söyleyin bana, gökyüzü bu kadar parlakken, kimin uykusu kaçmaz ki? Gözlerinizi kapatın, belki siz de o çobanın kavalıyla gökyüzüne neler fısıldadığını duyabilirsiniz. Hadi bakalım, rüyanız ay ışığı kadar berrak olsun.
### **Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler**
Bak evlat, solgun ay ışığının altında titreyen şu yapraklara iyi bak. İnsanlar sana bu masalı, gökyüzünün kraliçesi Selene’nin, Latmos Dağı’ndaki yakışıklı bir çobana duyduğu masum bir aşk öyküsü diye anlatırlar. Ama yalanın parlak zırhını biraz aralarsan, altındaki o gri, tozlu gerçeği görebilirsin. Yaklaş yanıma, şarabımdan bir yudum alıp neşelenelim ki gerçeklerin acı tadı boğazımızı yakmasın.
Sana, tanrıların "armağan" diye paketleyip sunduğu o zehirli lütuftan bahsedeyim.
Endymion, Beşparmak Dağları'nın, bugünkü adıyla Latmos’un o sarp kayalıklarında sürüsünü güden özgür bir ruhtu. Kendi halinde, kavalıyla rüzgara dert yanan, dünyanın efendilerine boyun eğmeyen basit bir çoban. Peki, ne oldu da bu çocuk, canlılığını yitirip sonsuz bir uykuya hapsedildi?
İnsanlar buna "ölümsüz bir uyku" derler. Ben ise buna "bir sistemin, kendine başkaldıranı sonsuza dek etkisiz kılma biçimi" derim. Selene, gökyüzünün otoritesini temsil eden o parlak ışık, kendi hırsına ve arzusuna uygun bir oyuncak arıyordu. Endymion, dağın hürriyetini soluyan bir adamdı; ne bir krala eğilmişti ne de bir tapınağa kapanmıştı. Onun bu boyun eğmez hali, göklerin tanrılarını rahatsız ediyordu.
Ve sonra Zeus… O ulu, o her şeye karışan "adaletli" baba figürü devreye girdi. Ne kadar da cömert, değil mi? "Dile benden ne dilersen" dediği o an, aslında bir tuzaktı. Endymion’un o özgürlükçü ruhunu, hareket edemeyen, yaşlanmayan ama asla kendi kararlarını veremeyen bir heykele dönüştürdü. Ona bir "sonsuzluk" hediye ettiler; ama bu, nefes alan bir mezardan farksızdı.
Evlat, unutma; tanrılar veya krallar sana "seni çok seviyorum" dediklerinde, aslında seni kendi altın kafeslerine hapsetmeye çalışıyorlardır.
Endymion bugün hala orada, Latmos’un doruklarında, ay ışığının soğuk parmakları altında "uyuyor". Aslında o uyumuyor, o bir sistemin kurbanı olarak sonsuza dek sergileniyor. Onun kavalının sesi neden artık eskisi gibi coşkulu değil sanıyorsun? Çünkü o, yaşamanın getirdiği o eşsiz sancıdan, hüzünden ve büyümeden mahrum bırakıldı.
Ona bu "ebedi uykuyu" layık görenler, onun aslında ölmesini istemediler; çünkü ölürse efsanesi biterdi. Oysa böyle, sonsuza dek "ay ışığıyla yıkanan bir köle" olarak kalması, her gökyüzüne bakana "bakın, isyan etmeyin, yoksa sizi de böyle dondururuz" mesajı veriyor.
Şimdi geceyi seyret ve düşün. Ayın o gümüşi perdesi aslında kimin yüzünü gizliyor? Güzellik, çoğu zaman özgürlüğü çalınmış bir ruhun üzerine çekilmiş bir örtüdür. Endymion belki de hala rüyasında, kavalıyla o dağları özgürce arşınladığı günleri görüyor.
Hadi, gözlerini kapa ve o çobanın kavalının, tanrıların sessizliğine inat nasıl haykırdığını duy. Gerçek, ışığın en parlak olduğu yerin hemen altındaki o zifiri karanlıkta gizlidir. Ve biz, o karanlığı keşfetmekten korkmayanlar, bu yüzden asla ebedi bir uykuyla uyutulamayız.