Şimdi şöyle dizilin bakalım, ateşin çıtırtısı masalın ritmi olsun. Kulak verin, çünkü tarihin tozlu sayfalarında öyle kahramanlar vardır ki, kimisi şanla göçer, kimisi efsanelerin kıvrımlı yollarında kaybolur. Bugün size Elephenor’u anlatayım.
Ege’nin serin rüzgarlarının yaladığı, yeşilin ve mavinin birbirine karıştığı Euboia adasını bilir misiniz? İşte oranın yiğitleri olan Abant halkının başındaydı bu adam. Elephenor, öyle sıradan bir bey değil; o zamanlar dillere destan güzel Helena’nın eli bir an olsun tutulsun isteyen, o meşhur taliplerden biriydi. Hani o meşhur yemin vardı ya; Helena’nın başına bir iş gelirse, tüm talipler kılıç kuşanıp yardıma koşacaktı. Eh, söz ağızdan bir kere çıkar; güzel Helena’nın yolu Troya’ya düşünce, Elephenor da otuz gemilik filosuyla yelkenleri rüzgarla doldurup düştü yollara.
Troya’nın o meşhur surlarının önünde savaş, bir kördüğüm gibi tüm yiğitleri içine çekiyordu. Homeros der ki; Elephenor orada, Agenor ile göğüs göğüse çarpışırken kaderinin cilvesiyle yere serildi. Kılıçlar şakırdar, bronz zırhlar güneş altında parıldarken, bir gökyüzü sakini daha defterine bir isim kazımıştı belki de. Öylece bitti mi sanıyorsunuz? İşte yaşlı bir Silenos’un bildiği masallar böyle basit bitmez evlatlarım.
Bazı anlatıcılar der ki; hayır, o gün ölmedi Elephenor. Savaşın gürültüsünden, kanın kokusundan sağ çıkmayı bildi. Gemilerini gerisin geri çevirdi, evinin yolunu tuttu ama dönmedi; çünkü bazen dönüş yolları kapalıdır. Sicilya kıyılarında denizle selamlaştı, sonra Epir’in o sarp ve hırçın topraklarına geçti. Kılıcını bu kez yıkım için değil, bir şehir kurmak için toprağa sapladı.
Kimi kaynak ona bir mezar taşında "yok oldu" diyor, kimisi ise bir şehrin surlarında "kurucu oldu" diye fısıldıyor. İnsan ömrü işte, biraz şarap lekesi gibi; bazen hızla silinip gidiyor, bazen de masalların kıvrımlarında kalıcı bir iz bırakıyor. Şimdi, o kurduğu şehirde mi huzur buldu, yoksa Hades’in gri gölgeleri arasında mı dolaşıyor, bunu sadece yıldızlar bilir. Siz siz olun, yola çıktığınızda nereye vardığınızdan çok, o yolun size neler kattığını unutmayın. Hadi, biraz daha yaklaşın ateşe, hava soğumaya başladı.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı zaferlerin altında, toprakta unutulmuş binlerce sessiz adımın tozunu görmezden gelmemen için buradayım. Dinle beni, zira gerçek, kralların altın kadehlerinde değil, tozlu ayakkabıların izinde saklıdır.
Abantların lideri Elephenor’dan bahsederler sana. Hani o, Euboia kıyılarından kalkıp otuz gemi dolusu genç adamı yanına alarak Troya’nın surlarına dayanan kişi. İlyada’nın destan yazıcıları onu, Helena için verilen o büyük, o anlamsız yeminin bir piyonu olarak kayda geçer. Krallar, kendi hırslarını "onur" diye adlandırıp gençleri ölüme sürüklerken, Elephenor gibi nice adam, o büyük oyunun dişlileri arasında ezilip gitti evlat.
Duyuyor musun rüzgarın fısıltısını? O, Agenor’un mızrağıyla yere serildiğinde, aslında sadece bir savaşçı düşmedi; bir halkın umudu, bir coğrafyanın geleceği soldu. Ama bak, burada bir sır daha var güzel çocuğum: Tarih, sadece kazananların mürekkebiyle yazılmaz. Bazıları, o kanlı kıyılardan mucizevi bir şekilde kurtulmanın, yani o anlamsız savaşın "kahramanı" olmaktansa, kendi hayatının efendisi olmayı seçtiğini söyler. Sicilya’nın kıyılarında, Epir’in sarp kayalıklarında yeni şehirler kuran bir Elephenor hayal et... Kralların emirlerine boyun eğmek yerine, kendi yurdunu, kendi elleriyle, kimseye hesap vermeden inşa eden bir adam.
Yetişkin evlatlarım, sizler de bunu duyun: Güç, üzerine basılan omuzların yüksekliğinden değil, o omuzların ne zaman "yeter" diyerek doğrultulduğundan gelir. Elephenor, ya efendilerinin savaşında silinip giden bir gölge ya da sistemin dışına taşan bir özgür ruh oldu. Hangisi daha gerçek dersen, kadehimdeki o azıcık şarabın son damlasında gördüğüm ışık şunu fısıldıyor: Gerçek, seni köleleştiren hikayenin değil, kendi yazdığın hikayenin içindedir.
Unutma, her otorite bir gün kendi yarattığı boşlukta yankılanır. Sen, o yankıya kulak asma; kendi sesini bul.