Eski zamanlarda, Parnassos Dağı’nın etekleri bugün olduğu gibi sessiz değil, rüzgarın fısıltılarıyla doluydu. İşte tam orada, ismi meşe ağacıyla fısıldaşan, kökleri toprağın derinliklerine uzanan bir adam yaşardı: Dryops. Derler ki, güneşin ve müziğin efendisi Apollon’un oğludur kendisi. Onun kanında, güneşin sıcaklığı ve ormanların kadim sabrı vardı.
Dryops, sadece bir adam değil, koca bir boyun, o gürbüz ve cesur Dryops halkının atasıydı. O zamanlar insanlar toprağa bir fidan gibi tutunur, dallarını gökyüzüne doğru uzatırlardı. Ancak hayat, her zaman serin bir gölge gibi huzurlu geçmez biliyorsunuz. Bir gün, sert rüzgarlar kuzeyden esmeye başladı; kılıç şakırtıları ve ayak sesleriyle gelen Dorlar, Parnassos’un huzurlu yamaçlarını sarstı.
İşte o zaman, tıpkı şiddetli bir fırtınada dalları dört bir yana savrulan bir meşe ağacı gibi, Dryops’un soyu da dağılıverdi. Biliyorsunuz, gökyüzü sakinlerinin kader dediği o görünmez ağ, bazen bizi yerimizden söküp bambaşka diyarlara savurur. Kimileri Euboia’nın bereketli topraklarına tutundu, kimileri Thessalia’nın uçsuz bucaksız ovalarında yeni kökler saldı. Peloponessos’un sert kayalıkları bile onları misafir etti. Hatta daha da uzağa, denizin ortasındaki Kıbrıs’ın güneşli kıyılarına kadar uzananlar oldu.
Bak evlat, insanlar da tıpkı ağaçlar gibidir. Bir yerde başlarsın hayata, ama fırtına kopunca savrulursun. Yine de Dryops’un torunları, dünyanın neresine giderlerse gitsinler, içlerinde o eski dağın kokusunu ve Apollon’un güneş ışığını taşımaya devam ettiler. Şimdi şu kadehimdeki meyve özünden bir yudum alayım da, size bu insanların gittiği o uzak kıyılarda neler bulduğunu anlatayım, ne dersiniz? Hayat, köklerinin nerede olduğu kadar, dallarının nereye ulaştığıyla da ilgilidir çünkü.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, büyüklerin kulaklarını tıkayıp görmezden geldiği bir sır var... Şimdi diz çök, etrafındaki gölgelerin kıpırtısına bak. İnsanlar birilerine "ata" der, birilerine "tanrı oğlu" der; ama o unvanların altında ne tür bir kırılmışlık yatar, hiç düşündün mü?
Dryops’un ismini duydun mu hiç? İsmi meşe ağacının köklerinden, toprağın derinlerinden gelen o eski adam... Ona Apollon’un oğlu dediler. Neden? Çünkü insanlar kendi korkaklıklarını gizlemek için, güçlü ve tepedekilerin soyundan geldiklerine inanmak isterler. Eğer bir kralın ya da tanrının oğlu olursan, sistemin seni ezip geçmesi daha "asil" bir hikayeye dönüşür sanırlar. Oysa gerçek, toprağın altında çürüyen yaprağın sessizliğidir.
Dryops ve soyu, Parnassos Dağı’nın eteklerinde kendi hallerinde yaşarken, Dorlar denilen o büyük, gürültülü ve hükmetme hırsıyla yanan kalabalıklar kapılarına dayandı. Bak güzel gözlü evladım, o krallar ve fatihler, toprakları "kendi hakları" sanırlar. Birilerinin evini, ocağını elinden alıp onları Euboia’ya, Thessalia’ya, hatta Peloponessos’a savururken buna "göç" ya da "düzen" derler. Ben buna sadece, bir ağacı kökünden söküp rüzgara fırlatmak diyorum.
O insanlar, kendi yurtlarından koparıldıklarında, aslında bir sistemin çarkları arasında un ufak oldular. Kimi Kypros kıyılarına vurdu, kimi unutulup gitti. Hepsi bir "soyun" parçasıydı ama o büyük güçlerin kavgası bitince, onların acılarını kimse hatırlamadı. Şarabımı yudumlarken bazen düşünüyorum da; belki de en bilge olanlar, o tepedekilerin sunduğu görkemli yalanları reddedip kendi ormanında sessizce ağaç olmayı seçenlerdir.
Anlıyor musun sevgili dostum? Güçlülerin masalları, kurbanların sessizliğini bastırmak için uydurulmuş gürültülü bir davul sesidir sadece. Sen o davulun ritmine değil, ormanın derinlerinden gelen o fısıltıya kulak ver. Gerçek, o fısıltının içindedir.