Thesauros Mythology Dryope

Dryope

Dryope

Apollon’un arzusuyla sarsılan Dryope, oğlu için dua ederken periler tarafından kaçırıldı; geriye sadece bir ağaç ve berrak bir su kaynağı kaldı.

Oita Dağı’nın yamaçlarında babası Dryops’un sürülerine göz kulak olan Dryope, gündelik döngünün içinden sıyrılarak doğanın örtük hiyerarşisine dahil edildi. Hamadryadların gözetiminde şekillenen yaşantısı, ormanın estetik tahakkümü altında türküler ve danslarla biçimlenirken, bu korunaklı alan Apollon’un ilgisini çekti. Tanrı, kendi üstün iradesini kabul ettirmek adına biçim değiştirmeyi seçti; önce bir kaplumbağa kılığında güveni istismar etti, ardından yılan suretiyle arzu edilen bedene zorunlu bir temasla mühür vurdu. Bu müdahalenin ağırlığı altında ezilen Dryope, uğradığı tasallutu toplumsal bir suçlamaya dönüştürmekten imtina ederek sustu ve Andraimon ile kurduğu aile düzenine, bu travmatik belleği gömerek devam etti. Oğlu Amphissos, kendi adını taşıyan şehri Oita’nın eteklerinde yükselttiğinde, Dryope bir kez daha bir tanrının tapınağı gölgesinde buldu kendini. Kendi kaderini inşa ettiğini sandığı o kutsal mekanda, geçmişin oyun arkadaşları olan hamadryadlar, onu yeniden sahiplenerek bireysel varoluşunu nihayete erdirdi. Geriye kalan ise, toprağın altında yitip giden bir kadının sessizliğini fısıldayan bir kavak ağacı ve yeryüzüne sızan bir kaynaktı.
Silenos
Bak evlat, Oita Dağı’nın etekleri bugün olduğu gibi o zamanlar da kekik ve çam kokardı. Kral Dryops’un kızı Dryope de bu yamaçlarda, sürülerin arasında dolanır dururdu. Biricik kızdı, göz önünde büyüdü. Ama onu asıl şekillendirenler, ağaçların gövdelerinde gizlenen, fısıltıları rüzgara karışan Hamadryadlardı. Bu zarif gökyüzü sakinleri, Dryope’yi yanlarına almış, ona kuşların dilinden türküler söylemeyi, çayırların nabzını tutan adımlarla hora tepmeyi öğretmişlerdi.

Gel gör ki, Apollon’un gözü yükseklerdedir ama bazen en sade güzelliklerin peşine düşmekten de geri durmaz. Kızın o neşeli halini, ağaçların arasında bir ceylan gibi sekişini görmüş ve vurulmuş. Tabii, bir tanrının doğrudan karşısına çıkıp "Ben geldim" demesi pek alışıldık değildir. Önce bir kaplumbağaya dönüşüp kızın ayaklarının dibinde ağır ağır yürümeye başlamış. Dryope, bu minik, kabuklu oyuncağı görünce çocuk gibi sevinmiş, kucağına alıp sevmiş. Ama tanrıların oyunları kaplumbağa hızıyla başlar, yıldırım hızıyla değişir. Bir anda yılan kılığına girip kızı çevreleyiverince, zavallı Dryope’nin kalbi güm güm atmaya başlamış. Korkmuş, kaçmış, sırrını kimseye açmadan evine dönmüş.

Zamanla hayat kendi yolunu çizdi. Andraimon adında biriyle evlendi, Amphissos adında yiğit bir oğlu oldu. Oğlu büyüdü, annesinin hatırasına ve o eski günlere yaraşır bir şehir kurdu; adı da kendisi gibi Amphissos oldu.

İşte hikayenin o tuhaf, o biraz hüzünlü ve biraz da büyüleyici kısmı burada başlıyor. Bir gün Dryope, oğlunun şehrinde, Apollon adına yükselen tapınağın yanında, eski arkadaşları olan o ağaç perilerine hediyeler sunuyordu. Çiçekler bırakıyor, dualar ediyordu. Tam o sırada, sanki toprak kendi çocuklarını geri çağırıyormuş gibi, Hamadryadlar bir anda belirdiler. Dryope’yi bir rüzgar gibi kucakladıkları gibi, insanların göremeyeceği o derin gizeme doğru sürüklediler.

İnsanlar oraya vardığında, Dryope’den eser yoktu. Sadece onun durduğu yerde, göğe doğru uzanan upuzun bir kavak ağacı ve serin, berrak bir kaynak suyu vardı. Bazıları ağacın yaprak hışırtısında onun gülüşünü duyduklarını söyler, bazıları da sudan bir yudum içince kalplerinin ferahladığını... Gökyüzü sakinleri bazen birini aralarına alıp sonsuzluğa karıştırırlar evlat, bizlerse arkalarından sadece türkülerimizi ve efsanelerimizi bırakırız.

Hadi, biraz daha yaslan arkana; şarabın tadı dudaklarda, hikayenin tadı ise dimağlarda kalır. Bakalım bir sonraki masalda kimin sırrını açacağız?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme