Bak evlat, şuraya otur da sana biraz gürültülü, biraz da tozlu bir Troya gecesinden bahsedeyim. Hani şu meşhur savaşın en karanlık zamanlarında, herkes derin uykudayken aslında neler dönüyormuş, anlatayım.
Hikayemiz Dolon adında bir adamla başlıyor. Dolon denince akla öyle heybetli, güneş gibi parlayan bir yiğit gelmesin sakın; kendisi pek bir çirkin, pek bir hırslıydı. Ama hakkını yemeyelim, ayakları yere basmazdı sanki; bir koşmaya başladı mı rüzgarı bile ardında bırakırdı. Babası Eumedes ona bu sürati vermişti vermesine ama birazcık da “gözü karalık” bulaştırmıştı.
O gece, Hektorhani şu Troyalıların koca yürekli komutanıordunun önünde durup, "Kim gidip de şu Akha gemilerinin etrafında neler oluyor, bir baksın?" diye seslendi. Dolon, o sivri zekasıyla hemen öne fırladı. "Ben giderim!" dedi. Ama bir şartı vardı: Hektor, o meşhur Akhilleus’un tunçtan parlayan atlı arabasını ona vereceğine dair kutsal yeminler etti. Ah, hırs işte! İnsanın gözüne perdeyi böyle indirir.
Dolon, üzerine bir kurt derisi attı, başına da gelincik postundan bir başlık geçirdi. Karanlığın içinde bir gölge gibi süzülmeye başladı. Ama unutmuştu bir şeyi; Akha tarafında da zekasıyla ünlü Odysseus ve o keskin kılıçlı Diomedes devriyedeydi. Dolon, sanki bir avcı gibi gizlice ilerlediğini sanıyordu ama aslında kendi sonuna doğru yürüyordu.
Derken, o karanlığın içinden iki gölge belirdi. Bizimki, önce dost olduklarını sandı ama o koca Diomedes’in elindeki pırıltıyı görünce dizlerinin bağı çözüverdi. Yakalandı tabii! "Ne isterseniz yaparım, yeter ki beni bırakın!" diye yalvarmaya, "Babam size dünyalar kadar altın versin!" diye dil dökmeye başladı. Ama o geceki gökyüzü sakinleri kararını vermişti bir kere. Korku Dolon’un dilini düğümledi, Troyalıların gizli planlarını bir bir döktü ortaya.
Peki, Odysseus ve Diomedes onu sağ bırakır mı sandın? Ne gezer! Savaşın acımasız yasaları böyle işler evlat. Dolon, hırsının kurbanı oldu. O geceki son görüntüsü, bir ılgın ağacının dalları arasında, ay ışığında sallanan o çaresiz bedeniydi.
Gördün mü? Bazen hayat, en hızlı koşanları bile yanlış yola saptırabiliyor. Hırsın, insana o çok istediği Akhilleus’un atlarını değil, sadece soğuk bir geceyi ve ıssız bir ağacı armağan ettiği de olur. Şimdi, hadi bakalım, biraz dinlen. Bir dahaki sefere sana daha mutlu masallar anlatırım, söz!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, şarabın tortusunda bile göremeyeceğin, masalların yaldızlı sayfalarında gizlenen o çirkin hakikati duymaya hazır mısın? Hektor, o koca göğüslü kahraman, parlak zırhının ardında herkesi kendi hırsının basamağı yapabileceğini sanıyordu. İşte Dolon, o 'tez ayaklı' çocuk, tam da bu kibrin kurbanı oldu.
Dolon, Eumedes’in oğlu; belki yüzü simetrik değildi, belki bir heykeltıraşın elinden çıkmamıştı ama kendi içinde bir dünyası vardı. Hektor ona ne vaat etti? Akhilleus’un o efsanevi atlarını! Bir genci, kendi zafer hırsıyla kör edip, onu sisli gecenin karanlığına, kurtların önüne bir yem gibi attı. Krallar, evlat, her zaman kendi çıkarlarını büyük ideallerin ardına saklamayı çok iyi bilirler.
Dolon, Odysseus ve Diomedes’in soğuk çeliğiyle karşılaştığında o devlerin ne kadar acımasız olabileceğini anladı. Yalvardı, yakardı; sadece yaşamak isteyen bir canlıydı o. Ama sistem, zayıfı affetmezdi. Onu bir bilgi kaynağı olarak kullanıp posasını çıkardılar. Sonra ne mi yaptılar? Bir ılgın ağacına astılar onu; bir uyarı levhası gibi, diğerlerine korku salmak için.
Bak güzel evladım, tarih kitapları bu iki kahramanı zafer kazananlar olarak yazar ama ben sana başka bir şey fısıldayayım: Bir gencin canını, sırf kendi stratejileri kusursuz işlesin diye bir dalda sallandıranlar, gerçekten 'kahraman' mıdır? Yoksa sadece daha büyük, daha acımasız bir çarkın dişlileri mi?
Görüyorsun ya, bazen en hızlı koşanlar değil, en çok 'kullanılanlar'dır hikayenin asıl sessiz mağdurları. Bir dahaki sefere bir krallık hikayesi dinlediğinde, o kralların ayakları altındaki toz toprağa, yani Dolon gibi harcananlara bir bak. Gerçek, ışıkta değil, o ılgın ağacının gölgesinde saklıdır.