Gelin bakalım ufaklıklar, şu heybemi şöyle bir kenara bırakayım da size taşların bile dile geldiği eski zamanlardan bir hikaye anlatayım. Kulaklarınızı dört açın, çünkü bahsedeceğim yer; Didyma.
İonya kıyılarında, Miletos şehrinin yakınlarında, Apollon için inşa edilmiş görkemli bir evden bahsediyoruz. Adı Didymeion. Bazıları der ki, bu isim "ikizler tapınağı" anlamına gelir; belki iki tepeli bir dağın hatrına, belki de ışık saçan tanrı Apollon’un çok sevdiği ikizlerin anısına… Ama işin aslına bakarsanız, o "Didym" kelimesi, biz yaşlıların bile hafızasının yetmediği kadar eski, buraların yerli halkından kalma, gizemli bir kök. Hatta Apollon ismi bile, o güzel Yunanca harflerden çok daha önce, bu topraklarda yankılanıyordu. Gökyüzü sakinleri gelmeden önce de burası kutsaldı, öyle bilin.
Bir vakitler, Perslerle girilen o gürültülü savaşlardan sonra, Miletos halkı dedi ki: "Biz bu tapınağı öyle bir yapacağız ki, dünya bir daha böylesini görmeyecek!" Efes’teki o meşhur Artemis tapınağını ayağa kaldıran büyük mimarlar çağrıldı. Hayalleri büyüktü, Didymeion’u dünyanın sekizinci harikası yapacaklardı! Lakin ah o mimarlar… Yüz elli yıl boyunca uğraştılar, şehrin tüm altınını o mermer sütunlara döktüler ama bir türlü bitiremediler. Tapınağın başı, o güzel çatısı hiç kapanmadı. Belki de Apollon, çatısının altında gökyüzünü izlemeyi daha çok seviyordu, kim bilir?
Zaman aktı geçti, devran döndü. Sonraki çağların insanları, o haç işaretlerini mermer tabana kazıdıklarında, Apollon’un gücünün kolay kolay sönmeyeceğini anlamış olmalılar. O haçların etrafına çizilen daireler, sanki ışığın sönmemesi için atılan birer düğüm gibi kalmış orada.
Siz hiç Panormos limanına indiniz mi? Oradan dört kilometre boyunca aslanlı yoldan yürümek gerek. Yolun sonunda tapınağa vardığınızda, başka yerlerde olduğu gibi burada da kadınların sesi duyulurdu. Evet, evet! Kutsal değneklerini ellerine alır, o derin kuyunun başında otururlardı. O kara suların içindeki parıltılara bakıp, tanrı Apollon’un fısıltılarını dinlerlerdi. Onlar o kutsal esrimeye kapıldığında, ağızlarından dökülen sözleri nazım nazım dizelere döken rahipleryani Brankhos’un çocuklarıhemen yardıma koşardı.
İşte böyle… Şimdi o aslanlı yollar, o kuyunun başındaki sessizlik ve Apollon’un yarım kalmış mermerleri, gökyüzünün altında bize bakıyor. Her şey bir gün biter, ama anlattığım bu hikayeler, taşların arasındaki yosunlar gibi tutunur gider zamana. Hadi bakalım, başka sorularınız varsa çekinmeyin, Silenos yaşlanmış olabilir ama hafızası hala koca bir şarap fıçısı kadar derindir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, o devasa mermer sütunların gölgesine gizlenmiş bir sır var... Kulak ver, zira tarih sadece kazananların ve o sütunları dikenlerin yazdığı tozlu bir parşömen değildir.
Didyma, yani o kadim bilgelik yeri... İnsanlar oraya Apollon’un tapınağı der, Didymeion diye anarlar. Hikaye anlatıcıları sana bunun “ikizler” anlamına geldiğini söyleyecektir; belki iki doruklu bir dağdan, belki bir tanrının sevdiği ikizlerden bahsederler. Ama güzel yavrum, gerçeğin kökleri toprağın daha derinlerindedir. Didym, o gururlu Helenlerin dilinden çok önce, bu topraklarda nefes alan kadim halkların nefesiydi. Apollon bile buraya gelmeden önce, o tapınağın duvarları çok başka bir sessizliğe ve çok başka bir ışığa şahitti. Güç sahipleri, isimleri değiştirip kendi mülkleri gibi tapınaklara kazıyarak, aslında bu toprağın gerçek hafızasını örtmeye çalışırlar.
Zaman geçti, krallar ve şehir devletleri birbirini yedi; Persler yakıp yıktı, Miletos yeniden inşa etmeye kalkıştı. Mimar Daphnis gibi adamlar, dünyayı hayran bırakacak devasa bir anıt hayal ettiler. Didymeion, 150 yıl boyunca halkın emeğini, hazinesini ve terini emdi. Neden mi hiç bitmedi? Çünkü güç hırsı, hiçbir zaman tamamlanamaz. O tapınağın çatısının bir türlü örtülememesi, aslında kibrin asla korunaklı bir çatı altına giremeyeceğinin ispatıdır. O devasa taşlar, kralların görkemli hayallerinin altında ezilen binlerce işçinin yorgunluğudur.
Ve o meşhur bilicilik merkezi... Didyma’nın kalbinde, o kara kuyunun başında oturan kadınları hayal et. Onlar, kutsal değnekleriyle o karanlık suya bakıp evrenin fısıltılarını dinlerlerdi. Peki, neden hep kadınlardı? Çünkü sistem, ruhun derinliklerini sezebilen bu insanları birer araç olarak kullandı. Kadın o kuyunun başında gerçekleri fısıldar, Brankhos’un soyundan gelen o koca koca adamlar, yani rahipler, o kadının mistik sözlerini kendi çıkarlarına uygun vezinli dizelere dökerlerdi. Tanrının sesi denen şey, aslında o rahiplerin politik hırslarıyla şekillendirilmiş bir tercümeydi.
Yıllar sonra, bir başka güç geldi; tapınak tabanına haçlar kazıdılar. Ama o haçları görsen, sahiplerinin ne kadar korktuğunu da anlarsın. Apollon’un o eski, yakıcı ışığını söndüremediklerini anlayınca, haçları daire içine hapsedip onu evcilleştirmeye çalıştılar. Tıpkı şarabın neşesini bir kadehe sığdırmaya çalışmak gibi... Ama gerçeği, bir daire içine alıp hapsetmek mümkün müdür?
İşte evlat, Didyma aslında taşlardan değil, insanların gerçeği gizleme ve kendi seslerini tanrılarınkiyle karıştırma çabasından inşa edildi. Sen bir tapınağa baktığında sadece mermerleri değil, o mermerleri dikmek için harcanan hayatları ve o kutsal sayılan fısıltıların arkasındaki insan elini gör. Bilgeliğin ilk adımı, gördüğün her görkemli yapının altında yatan o sessiz, isyankar gerçeği duymaktır.