Bakın hele, kimler gelmiş! Gelin şöyle ateşin başına, ayaklarınızı uzatın. Bugün size, hani şu rüzgarın bile adını fısıldarken hüzünlendiği, büyük ve güçlü bir kadının; Kartaca’nın kurucusu Dido’nun hikayesini anlatacağım. Ama öyle tozlu tarih kitaplarında yazanlara benzemez bu; içinde biraz kurnazlık, biraz büyük bir aşk ve bolca kaderin oyunları var.
Asıl adı Elissa’ydı bu kadının. Fenike diyarlarında doğmuş, soylu mu soylu bir prenses. Ama kardeşi Pygmalion... Ah, o çocuk hırsına yenik düştü! Elissa’nın çok sevdiği kocası Sicharbas’ı, sırf altınlarına konmak için ortadan kaldırdı. İşte o gün, Elissa’nın içindeki kraliçe uyandı. "Bu diyarda artık bana yer yok," dedi, yanına güvendiği birkaç adamını ve o meşhur altınları alıp yelken açtı denize. Bir rivayete göre, kardeşini kandırmak için altın sandıklarını denize attı ama içlerine kum doldurmuştu! Pygmalion altınlarını denizin dibinde arayadursun, Elissa çoktan özgürlüğüne doğru yol almıştı.
Uzun bir yolculuktan sonra Afrika kıyılarına, Libya'nın bereketli topraklarına vardılar. Yerli halkla karşılaştılar. Onlara "Bize biraz yer verin, başımızı sokacak bir yer kuralım," dedi. Yerli kral, "Peki," dedi gülerek, "Sana bir öküz derisinin kapladığı kadar toprak veririm, daha fazlasını değil." Sanırsınız koca kraliçeyi hafife aldı! Elissa ne yaptı biliyor musunuz? O deri parçasını o kadar ince, o kadar kıl gibi şeritler halinde kesti ki... O şeritlerle uçsuz bucaksız bir alanı çevirdi. İşte o topraklar üzerine kurulan şehir; Kartaca’dır. Gökyüzü sakinlerinin bile gıpta edeceği o görkemli şehir!
Derken hikayenin rengi değişti. Troya’nın o meşhur kahramanı Akhilleus’un hemşehrisi Aeneas, yollarını kaybedip Kartaca kıyılarına vurdu. Dido, Aeneas’ın Troya savaşındaki o acı dolu maceralarını dinlerken, sanki bir büyüye tutuldu. Aphrodite, belki de sırf keyif olsun diye, oğlunu, o yaramaz Eros'u gönderdi; Aeneas’ın okları Dido’nun kalbini tam ortasından vurdu. Bir av sırasında fırtına patlayınca, mağaraya sığındılar... Ve gökyüzü şahidimdir, o an aşkın en büyük harlayışı başladı.
Ama biliyorsunuz, kader denilen o görünmez ağlar, bazen insanın boynuna dolanır. Fama denen o kötü niyetli haberci, dört bir yana yaydı dedikoduları. "Kraliçe görevini unuttu, yabancının peşine düştü," diye bağırdı. Derken gökyüzü sakinleri Aeneas’ın kulağına fısıldadı: "Senin yolun İtalya’dır, orada koca bir devlet kuracaksın, burada kalıp keyif çatmak senin harcın değil!"
Aeneas, vicdanı sızlasa da gemilerini hazırladı. Dido bunu öğrenince dünyası başına yıkıldı. Aşkı gururuyla çarpıştı, gururu kaybetti. Kraliçe, Aeneas’a ait ne varsa, hatıralarını, kıyafetlerini kocaman bir odun yığınına dizdi. Aeneas yelkenleri açıp ufukta kaybolurken, Dido o yığının üzerinde, kendi kılıcının soğuk çeliğine sarıldı. Ufukta yanan ateşin dumanı göğe yükselirken, kraliçe de o dumanla birlikte tarihe, bir efsaneye dönüştü.
İşte böyle çocuklar. Dido sadece bir kraliçe değil, hem kederin hem de büyük bir iradenin kadınıydı. Şimdi, bir bardak taze su için, çünkü aşk da, keder de boğazı kurutur. Haydi, gidin şimdi; rüyalarınızda belki bir gün Kartaca’nın limanlarına uğrarsınız, kim bilir?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Dido’nun Küllerindeki İsyan
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar genellikle güç sahiplerinin çizdiği sınırların içinde yaşarlar, ama o sınırları çizenlerin mürekkebi çoğu zaman bir kadının gözyaşıyla, bir kurbanın kanıyla inceltilmiştir. Gel otur yanıma, şu bilgece neşeyle parlayan şarap kadehimi bir kenara bırakayım; sana anlatacağım bu hikaye, tarihin tozlu sayfalarında bir "aşk kurbanı" olarak paketlenip rafa kaldırılan Elissa’nın, yani senin bildiğin adıyla Dido’nun gerçek hikayesidir.
Yetişkinlerin "kader" dediği şey, aslında bazen hırslı adamların kendi yollarını açmak için kurdukları sinsi bir tiyatro sahnesidir. Tyros şehrinde, kralların dünyasında, küçük bir kız çocuğu olan Elissa, kardeşi Pygmalion’un açgözlülüğüyle erkenden yüzleşti. Amcası öldürüldüğünde, Elissa sadece yas tutmadı; o, bir düzenin nasıl çürüdüğünü gördü. Kendi halkını alıp denize açıldığında yanında sadece altınlarını değil, özgürlüğünü de taşıyordu. O meşhur "öküz derisi" hikayesini duymuşsundur; bir deri parçasını ince şeritler haline getirip koca bir krallık kuran o zekayı, bugün neden sadece "aşk acısıyla yanan kadın" imgesiyle örtmeye çalışıyorlar sanıyorsun? Çünkü kendi başına, bir erkeğe ihtiyaç duymadan hükmeden bir kadın, otorite için her zaman korkutucudur.
Sonra sahneye Aineias çıkar. Şairler onu "kahraman" diye parlatır, sanki kaderin ona biçtiği o büyük devlet kurma misyonu, Dido'nun inşa ettiği her şeyden daha kutsalmış gibi. Oysa evlat, tanrıların ağzından konuşan bu anlatıcılar, aslında Aineias’ın bir mülteci olarak sığındığı Kartaca’da Dido’nun ona sunduğu güveni nasıl çiğnediğini gizlemek isterler. Dido, Kartaca’yı kendi tırnaklarıyla kazıyarak var etmişti. Aineias ise sadece bir görevi vardı; gitsin ve Roma'nın temelini atsın. Dido’nun aşkı, bir erkeğin egosu ve tanrıların buyruğu karşısında ne kadar küçümsendi, gördün mü?
Fama dedikleri o tanrıça, aslında dedikodudan beslenen sistemin kendisidir. Toplum, Dido’nun bir yabancıyla olan ilişkisini bir "rezalet" olarak damgalarken, asıl hedefleri onun iktidarını sarsmaktı. İarbas gibi yerel krallar, Dido’nun boyun eğmemesine tahammül edemiyorlardı. Dido, bir odun yığınının üzerinde kendini ateşe verdiğinde, bu bir "aşk intiharı" değil, bir kadının tüm o maskeli krallara ve "kader" denilen o amansız otoriteye karşı en büyük protestosuydu.
Dinle güzel evladım, tarih sana "kurban edilmiş aşık" bir kraliçe sunarsa, sen hemen oradaki sessizliği dinle. Dido, Aineias’ın peşinden sürüklenen bir oyuncak değildi; o, kendi hikayesini kendi elleriyle bitirebilecek kadar bağımsızdı. Gerçek, o odun yığınından yükselen dumanlarda değil, o kraliçenin asla teslim alınamayan ruhunda saklıdır. Şimdi git ve kimsenin sana dayattığı "destansı" yalanlara inanma; çünkü krallar, kraliçelerini sadece kendi tarihleri için yakarlar.