Thesauros Mythology Diana

Diana

Diana

Yunan Artemis’iyle özdeşleşen, ışığı temsil eden Roma’nın avcı tanrıçası. Nemi’deki tapınağında çarpıcı ritüellerle anılan, Hippolytos’un koruyucusu.

İtalya topraklarının kadim tanrıçası Diana, kökleri çok daha eskilere uzanan Yunan Artemis figürüyle teolojik bir potada eritilerek yeniden tanımlanmıştır. Roma anlatıları, bu tanrıçanın kimliğini inşa ederken büyük ölçüde Yunan mitoslarından beslenmiş; Orestes eliyle Tauris’ten Latium’un göl kıyısındaki korusuna taşınan kült, Nemi’deki tapınağı merkezileştirmiştir. Bu kutsal mekan, tanrıçanın şanına denk düşen ve otoritenin sürekliliğini kanla kutsayan ritüellerle örülmüştür; zira tapınaktaki başrahiplik makamı, ancak mevcut olanın ortadan kaldırılmasıyla –tahakkümün bir sonraki sahibine devriyle– ele geçirilebilir, iktidarın bu kanlı döngüsü tanrısal bir zorunluluk gibi sunulmuştur. Hippolytos’un, Asklepios tarafından ölümden döndürülüp Virbius adıyla bu kültün parçası kılınması ise, boyun eğdirilmiş olanın dahi sistemin bekası için nasıl dönüştürülüp mülk edinildiğinin bir yansımasıdır. Romalılar nezdinde avcı kimliğinden ziyade, Apollon’un kardeşi sıfatıyla ışığın temsilcisi olarak konumlandırılan Diana, bu teolojik yeniden inşa süreciyle merkezi bir düzenleyici güce evrilmiştir.
Silenos
Gelin bakalım minik gezginler, şöyle ateşin kenarına iyice sokulun. Bugün size, gecenin gümüş tepsisini elinde taşıyan, ormanların ürkek geyiği kadar hızlı, bir o kadar da sert mizaçlı bir hanımefendiden bahsedeceğim: Diana.

Bazılarınız onu belki Yunanistan taraflarından, o meşhur Artemis ismiyle duymuştur; ama Roma topraklarına geldiğinizde, o ismi Diana olarak yankılanır. Kardeşi Apollon hani şu altın ışıklı, lir çalan güneşin efendisi var ya; işte Diana da onun gümüşten kardeşi gibidir. Gökyüzü sakinleri arasında, gecenin sessizliğini ve ayın o duru ışığını en iyi o yönetir.

Şimdi biraz geriye gidelim, ta Nemi denilen o sisli, yeşil göl kenarına. Oraya, o kutsal korunun derinliklerine giderseniz, ağaçların arasından fısıltılar duyarsınız. Eskiden o gölün kıyısında, biraz ürkütücü bir gelenek varmış; hani günümüzün nezaketiyle pek uyuşmayan, biraz kanlı bir gelenek. İnsanlar, tapınağın en tepesindeki "rahip" koltuğuna oturmak için, o koltukta oturan kişiyi alt etmek zorundaymış. Düşünsenize, bir görev için önce birini yenip yerine geçmek! Neyse ki o eski, sert zamanlar artık geride kaldı, biz şimdi efsanenin ışıklı kısmına bakalım.

Hani Hippolytos diye bir delikanlı vardı, hatırlarsınız; talihsizliğiyle meşhur, yiğit mi yiğit bir genç. Hekabe'nin masallarındaki o hüzünlü günlerden çok önce, Asklepios onu ölümün soğuk pençesinden çekip almıştı. İşte o Hippolytos, gökyüzü sakinlerinin yardımıyla, tanrıçamız Diana’nın o derin ormanlarına, yani İtalya’nın kalbine sığınmış. Orada Virbius adıyla anılmış ve Diana’nın koruması altında, yaprakların hışırtısı arasında sonsuz bir huzura ermiş.

Diana öyle sadece yayını gerip av peşinde koşan bir avcı değildir; o aynı zamanda ışığın koruyucusudur. Gökyüzündeki o gümüşi parlaklığın, ormanların arasındaki o gizli yolların sahibidir. Kimi zaman bir yaban geyiğinin sıçrayışında, kimi zaman dolunayın suyun üzerindeki yansımasında onu görebilirsiniz.

Yine bir akşam, kadehimin dibinde kalan son damla kadar kısa bir ömürdür aslında insanınki; ama bu efsaneler, biz yaşlıların dillerinde yaşar gider. Şimdi gidin, ay ışığını üzerinize örtün ve bu gece ormanların o gümüşten hanımefendisini düşlerinizde görün. Fazla da uzaklaşmayın korudan, zira Diana’nın gözleri her zaman üzerimizdedir, unutmayın.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme