Gelin bakalım, yaklaşın biraz… Şu ağacın gölgesi ne güzel serin, değil mi? Şarap testimi kenara bıraktım, biraz soluklanalım. Gözlerinizi kapatın ve hayal edin; hani bazen gök gürler de ürperirsiniz ya, işte bugün anlatacağım hikaye tam da o günlerden kalma. Çok, çok eski zamanlardan… Hatta tanrıların bile henüz yeni yeni etrafı çekip çevirdiği o ilk çağlardan.
O vakitler dünya bugünkü gibi durulmuş değildi evlatlar. Bir tarafta Olympos’un tepesinde oturan, pırıl pırıl parlayan bizimkiler; diğer tarafta ise mağrur Titanlar… Kronos’un çocukları bir yanda, babaları ve amcaları diğer yanda. Düşünün, tam on yıl! Dile kolay, koca on kış, on bahar boyunca sadece savaştılar. Ne o taraf geri adım atıyor, ne bu taraf diz çöküyordu. Kimin kazanacağı belli değil, evrenin nefesi kesilmiş bekliyor.
Sonra Zeus, o gökyüzü sakini, baktı ki bu iş böyle olmayacak, "Yeter artık," dedi. Yerin derinliklerinde, karanlık mahzenlerde unuttuğu o devleri –hani şu her birinin elli kafası, yüz tane de kolu olanları– hatıra getirdi. Onları özgür bırakınca, savaşın rengi bir anda değişiverdi.
O günü görmeliydiniz! İki taraf karşı karşıya gelince, yer yerinden oynadı. Denizler kükredi, koca Olympos dağı temellerinden sarsıldı. İnanın bana, gök gürültüsünün sesiyle birbirine giren devlerin naraları, yıldızlı göklere kadar yükseldi. Sanki yerle gök birbirinin üzerine çöküyor gibiydi.
Zeus, hiddetlendiğinde nasıldır bilirsiniz; elinde şimşekler, gökyüzünü bir ateşe çevirdi. Ana Toprak bile sıcaktan "ah" edip inledi, ormanlar cayır cayır yandı. Titanlar bile gözleri kamaşarak şaşkına döndü. Tam o anda, işte o yüz kollu devler sahneye çıktı! Kottos, Briareus ve Gyes… Bir fırlattılar ki kayaları, sanki gökten taş değil, dağlar yağıyordu.
Sonunda olan oldu; Titanları yakalayıp yerin en derinlerine, o zifiri karanlık Tartaros’a tıktılar. Öyle derin bir yer ki orası; bir örs gökyüzünden düşse, yere varması dokuz gün dokuz gece sürer. Hele bir de yerin altına düşse, bir dokuz gün dokuz gece daha…
Şimdi o kapıların başında Poseidon’un mühürlediği tunç kapılar ve bekçi olarak duran o koca devler var. Zeus istediği için orada öylece duruyorlar. O günden beri gökyüzünde Zeus’un huzuru, yerin altında ise o eski, öfkeli günlerin sessizliği hüküm sürer.
Hadi şimdi, gidin de azıcık koşturun. İhtiyar Silenos’un kemikleri biraz ısınsın. Ama unutmayın; gök gürlediğinde, bilin ki yukarıda hala o günlerin hatırası saklıdır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Gel, yanıma otur. Şu elimdeki şarap kadehi sadece dertleri unutturmak için değil, bazen gerçeğin buruk tadını anlamak için içilir. İnsanlar Zeus'u anlatırken hep zaferinden, o parıltılı şimşeklerinden ve göklerin hakimi olduğundan bahsederler. Ama sana asıl hikayeyi, o görkemli tahtların altında ezilenlerin fısıltısını anlatayım.
Zamanın başlangıcında, Othrys ve Olympos adlı iki yüksek dorukta iki büyük güç birbirini yedi bitirdi. Bir yanda Kronos’un soyu, diğer yanda Zeus ve onun hırslı çocukları... On koca yıl boyunca toprak inledi, denizler öfkeden köpürdü. Sanıyor musun ki bu savaş bir adalet arayışıydı? Hayır, sevgili küçük dostum; bu, sadece kimin "daha büyük" olduğunun kavgasıydı. Olympos'un tepesindekiler, dünyayı kendi mülkleri gibi görmek istiyorlardı. Peki, bu kargaşada kimler harcandı?
Kottos, Briareus ve Gyes... O yüz kollu devler. Onları hatırla. Zeus, kendi tahtını sağlama almak için onları yeraltının en karanlık zindanlarından, o bitmek bilmeyen çaresizlikten çıkardı. Neden? Çünkü Zeus’un kendi gücü, tek başına o Titanlara yetmiyordu. Onları kullandı, onlara umut verdi ve sonunda savaşı kazanınca ne yaptı dersin? Onları ödüllendirmedi; onları yine birer "bekçi" olarak o karanlık Tartaros’un kapısına, tunç duvarların ardına hapsetti.
O devler, Zeus’un hırsı için dünyayı sarsan taşlar fırlattılar. Toprak çatladı, ormanlar yandı, denizler kaynadı. Zeus, şimşeklerini savururken kendi evini, yani Ana Toprak'ı bile ateşe atmaktan çekinmedi. Bir kral, saltanatı için kendi evini ateşe verebiliyorsa, o kralın adaletinden ne beklersin?
Şimdi gökyüzüne bak evladım, o yıldızlı boşlukların ardında ne var biliyor musun? Orada, yerin yedi kat altında, güneşin hiç doğmadığı o zifiri karanlıkta, Zeus'un "düzeni" adına zincirlenmiş olanlar var. Sistem, kendisini korumak için en güçlü olanları bile kölesi yapar; işi bitince de onları unutulmuşluğun uçurumuna iter.
Bu hikaye zaferin değil, gücün ne kadar bencil ve yıkıcı olduğunun hikayesidir. Yarın biri sana Zeus’un kahramanlığından bahsederse, ona şunu sor: "Peki, o devler neden hala o kapının ardında bekliyor?"
Gerçek budur, güzel evladım. Krallar tahtlarında otururken, dünyayı omuzlarında taşıyanlar, yine kralların emirleriyle birbirini ezerler. Şimdi git ve şunu unutma: Sorgulamadığın hiçbir güç, senin dostun değildir.