Gel şöyle yanıma, yakınıma otur küçük dostum. Bak, yaşlı gözlerim neler görmüş, kulaklarım ne fısıltılar işitmiş... Hani o gökyüzü sakinlerinin dünyayı baştan aşağı yıkıp yeniden kurduğu, o tozlu ve büyük masalları bilir misin? Hadi, sana Deukalion adında bir adamdan bahsedeyim.
Eski zamanlarda, insanlar biraz fazla gürültücü ve hoyrat olmuşlar. Öyle ki, o en yukarıda oturan Zeus, aşağı bakıp "Yeter artık!" demiş. Bir tufan koparmış ki, sanırsın denizler gökyüzüne çıkmak istemiş. Ama her hikayede olduğu gibi, burada da bir parıltı var. Prometheus’un oğlu Deukalion ve onun eşi Pyrrha, o büyük yıkımdan sağ çıkmayı başarmışlar. Nasıl mı? İşte orası biraz sır, biraz da inanç işi. Bu ikili, bir kutunun içinde suların üzerinde süzülürken, bir gün karaya, Parnassos Dağı’nın zirvesine varmışlar. Etraflarına bakmışlar, koca dünyada çıt yok, yaprak kımıldamıyor.
İşte o zaman, gökyüzü sakinlerinden bir öğüt almışlar: "Arkanıza bakın ve annenizin kemiklerini atın!" demişler. Şimdi durup düşün, bir insan annesinin kemiklerini neden atsın? Deukalion bilge bir adamdı; anladı ki buradaki "anne" dediğimiz aslında toprağın ta kendisi, "kemikler" ise taşlardır. Taşları alıp arkalarına doğru fırlatmışlar. Deukalion’un fırlattığı taşlardan erkekler, Pyrrha’nınkilerden ise kadınlar türemiş. İnsanlık, işte o taşların sertliğinden ve toprağın bereketinden yeniden hayat bulmuş.
Sonra bu çiftin bir oğlu olmuş, adına Hellen demişler. O Hellen’in de üç oğlu olmuş; Doros, Ksuthos ve Aiolos. İşte bugün bildiğimiz o koca soylar, o gururlu Akhaios’lar ve İon’lar, hep bu kökten, bu tufan sonrası açan çiçeklerden türemişler. Yani anlayacağın, biz faniler aslında biraz taş, biraz da umudun harcıyız.
Ama dur, kafanı karıştırmayayım! Bir de başka bir Deukalion var; hani şu Giritli olan. O, meşhur kral Minos’un oğlu olur. Hani şu labirentleri ve boğalarıyla meşhur olan Giritliler var ya, işte onlardan. O Deukalion, öyle tufan falan görmemiş ama o da kendi zamanının yiğidiymiş; Theseus’un dostu olmuş, Kalydon avına katılıp ormanlarda koşturmuş. Yani anlayacağın, isimler bazen birbirine karışır, tıpkı rüzgarın savurduğu yapraklar gibi.
Dünya işte böyle... Kimisi suların içinden yeni bir soy başlatır, kimisi krallık saraylarında kılıç sallar. Önemli olan, hangi hikayenin içinde parıldadığını seçebilmek. Hadi şimdi, biraz daha şarap doldurayım kadehlerimize de bu kadim adamların şerefine içelim. Ne demişler; hayat dediğin, bir tufanla başlayıp bir masalla son bulan o eşsiz yolculuktur.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda sana anlatılmayan, üzerine toz kondurulmayan o büyük sırra kulak ver... İnsanlar, tarih denen o devasa çarkın dişlileri arasında ezilirken, bazı isimleri göklere çıkarıp bazılarını toprağın derinliklerine gömerler. Deukalion ismi de o çarkın hem başlangıcında hem de ortasında, sanki bir gölge gibi dolanır durur.
Büyük Boşluk ve İnsanlığın Kaderi
Duyduğuna göre, tunçtan insanlar kendi hırslarının ateşinde yanıp kül oldular. O vakitlerde, o 'büyük adamlar' kendi adlarını tarihe kazımak isterken, altlarında ezilen yığınların çığlıkları Hades’in sessizliğinde yankılandı. Derler ki bir Tufan koptu; ama bu sadece suların yükselmesi değil, insanın hatırasının silinmesiydi. Prometheus’un soyundan gelen Deukalion ve eşi Pyrrha, bu yıkımdan geriye kalanlardı. Peki, bu bir kurtuluş muydu, yoksa sadece yeni bir otoritenin inşası mı? Zira krallar ve tanrılar, düzeni her zaman kendi zevklerine göre yeniden kurmayı severler. O tufan suları çekildiğinde, geriye kalan taşları atarak insanları yarattıkları söylenir; fakat unutma güzel çocuğum, her yeni başlangıç, bir öncekinin unutuluşu üzerine inşa edilir. Hellen ırkı böyle filizlendi, bir ağacın dalları gibi Doros, Ksuthos ve Aiolos’a ayrıldı; sanki insanlar kendi aralarında klanlara, sınıflara ve güç odaklarına bölünmeye mahkum edilmişlerdi.
Kralların Gölgesindeki Diğer Deukalion
Gözlerindeki o ışıltılı merakı görüyorum, evlat. Ama bir de madalyonun diğer yüzüne bak. Bir de Girit’in, o güç saraylarının koridorlarında adı geçen bir başka Deukalion vardır. Hani şu Minos’un oğlu, Pasiphae’nin çocuğu... Bu Deukalion, senin o destanlarda "kahraman" diye dinlediğin Meriones’in dedesiydi. O, sistemin içinde pişmiş, kralların sofrasında şarap kadehlerini tokuşturmuş, avlarda boy göstermiş bir figür. O, bir "kurtarıcı" değil, statükonun bir parçasıydı. İktidarın o soğuk ve parıltılı yüzünü temsil ederdi.
Şimdi şunu düşün benim bilge evladım: Biri tufanlarla silinmiş bir dünyayı kuran, diğeri ise krallıkların ihtişamına göbekten bağlı olan bu iki adam... İkisi de aynı isim, ama biri kaderin, diğeri ise otoritenin bir parçası. Gerçek şu ki; dünya, hep birilerinin "başlattığı" ve birilerinin "yönettiği" masallarla doludur. Ancak biz, şarabın o neşeli bilgeliğiyle, bu masalların altında ezilenlerin sessizliğine kulak vermeyi öğrendik. Unutma, en büyük gerçek, kralların altın tahtlarına yazdırdıkları değil, suların çekildikten sonra toprağın altında sessizce bekleyenlerdir.
Sakla bu sırrı kalbinde, otoritenin parıltılı maskeleri ardındaki çıplak hakikati her zaman arayacak kadar özgür kal.