Gelin bakalım, şöyle yakınıma kıvrılın. Ateşin çıtırtısı kulaklarınızda mı? Güzel. Size öyle birinden bahsedeceğim ki, sesi bir kez duyulmaya görsün, taş duvarlar bile dile gelir, rüzgar susup onu dinlemeye başlar. Adı Demodokos.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Silenos, onca büyük kahramanın, koca koca kralların arasında bu adamın ne işi var?" Anlatayım... Phaiaklılar Kralı Alkinoos’un sarayına konuk olsanız, şölen sofrasının en baş köşesinde, gümüş işlemeli pırıl pırıl bir koltukta onu görürdünüz. Ozan dediğin öyle rastgele bir köşede durmaz, ona değer verirler; çünkü o, gökyüzü sakinlerinin, özellikle de Musa'ların dilinden anlar. Musa’lar ona ezgiyi fısıldar, o da tellerine dokunduğunda yeryüzündeki tüm insanları büyüleyiverir.
Sazı her zaman başının üstündeki çengelde asılı durur. Yemekler yendiğinde, kadehler dolduğunda, sarayın havası ağırlaştığında hemen onu çağırırlar. O bir söze başlar, sanki ruhunuzu alıp başka diyarlara uçurur. Bir bakmışsınız Ares ile Aphrodite’in o kaçamak aşk hikayesini anlatıyor, bir bakmışsınız Troya surlarının dibinde Akha’ların çektiği o çileli günleri...
Hani meşhur Odysseus vardır ya, işte o bile bu ozanın karşısında dizlerini titretirdi. Demodokos öyle bir anlatırdı ki, Odysseus dayanamayıp gözyaşlarını saklamaya çalışırdı. Bir keresinde ona dedi ki: "Demodokos, seni tüm ölümlülerden daha üstün tutuyorum. Ya Musa ya da Apollon’un kendisi öğretmiş sana bu sanatı. Sanki o anları yaşamış, o acıları çekmişsin gibi anlatıyorsun. Şimdi de şu tahta at meselesini anlat bize; Athena’nın yardımıyla nasıl sızmıştık İlyon’un içine, nasıl yıkmıştık o koca surları?"
Demodokos anlatmaya başlayınca, Odysseus’un kirpiklerinden damlayan yaşlar yanaklarını ıslatırdı. İşte o an, Kral Alkinoos fark etti konuğunun içindeki kederi. "Dur!" dedi ozana, "Bu ozanın sesi, bizim yabancının kalbindeki yarayı kanatıyor." Ve o gün, Odysseus kendi destanını anlatmaya başladı.
Bazıları der ki; "Silenos, yoksa bu Demodokos aslında Homeros’un kendisi mi?" Kimileri o kördür der, kimileri değil. Ben ne mi derim? Gözlerinizle gördüğünüz her şey gerçek değildir çocuklar. Kimileri gözleriyle bakar ama hiçbir şey görmez; kimileri de vardır ki, dünyayı sadece ruhuyla görür ve size görmediğiniz tüm güzellikleri bir ozanın telleriyle bahşeder. Demodokos da işte öyle bir ışıktı. Şimdi, hadi bakalım, uyku vakti yaklaşırken kulağınızda bu ozanın telleri çınlasın. Yarın, başka bir hikayede görüşürüz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; tozlu parşömenlerin, kralların altın tahtlarının ve o şatafatlı ziyafetlerin ardında saklanan, sadece kulağını rüzgara vermiş olanların duyabileceği bir hakikat. Şimdi yanıma gel, yaşlı Silenos'un dizinin dibine otur. Bugün sana ozan Demodokos'tan bahsedeceğim, ama kralların alkışladığı o ışıltılı adamdan değil, iplerin aslında kimin elinde olduğundan.
"Demos" kelimesini duydun mu hiç? Halk demektir. Ozan Demodokos, Phaiak kralı Alkinoos’un sarayında başköşeye oturtulur, altın çivili koltuklarda ağırlanır, önüne en lezzetli yemekler dizilirdi. Herkes onu Musa’nın kutsadığı, ilahi bir ses sanırdı. Kral onu el üstünde tutardı, çünkü bir ozan, sadece ezgi söylemez; aynı zamanda geçmişi, kralların istediği şekle sokarak yeniden inşa ederdi. Bir kral, kendi gücünü meşrulaştırmak için her zaman yanında güzel sesli birine ihtiyaç duyar, değil mi güzel yavrum?
Ama bir düşün... Demodokos, Troya’nın nasıl yıkıldığını anlatırken, tahta atın içine gizlenmiş o kurnazca yıkımı söylerken Odysseus ağlıyordu. Neden ağlıyordu sanıyorsun? Gururundan mı, yoksa vicdanının derinliklerinde o yıkımın soğuk nefesini tekrar hissettiği için mi? Kral Alkinoos ozanı hemen susturdu. Çünkü krallar, gerçeğin hüzünlü melodisinin, şölenin neşesini bozmasını istemezler. Demodokos’un sesi, aslında gücün sesidir; bazen bir kralın hırsını destanlaştırır, bazen de bir askerin gözyaşlarını bir hikaye malzemesi haline getirip tüketir.
Dinle beni evvel zamanın yolcusu, bazen insan bir şeyleri görmemek için gözlerinin kör olmasını ister. Ozanın körlüğü, belki de sadece dış dünyanın kirli oyunlarını görmemek için seçilmiş bir kalkandı. Kim bilir? Belki de o, kralların görmemizi istemediği karanlıkları, ezgilerin arasına saklayıp bize fısıldıyordu. O şarap kadehimi biraz daha doldurayım, neşe bazen en acı gerçekleri bile yumuşatır; ama unutma, hakikat her zaman ozanın sazının tellerinden daha sarsıcıdır.
Demodokos, sarayın ışığında parlayan bir altın gibi görünse de aslında sistemin bir aynasıydı. Krallar onu severdi çünkü o, olanı değil, onların olmasını istediği şeyi söylerdi. Ancak bazen, o ezgilerin arasında öyle bir hüzün titrerdi ki, o zaman anlardık; en büyük kahramanlıkların ardında, aslında sessizce yok edilen hayaller, yakılan şehirler ve kimsesiz kalan acılar var.
Şimdi git evlat, destanları oku ama her cümlenin altına kendi sorunu ekle: "Bu ozan, kimin hırsını haklı çıkarmak için şarkı söylüyor?" İşte o zaman, gerçeklerin perdesi senin için de aralanmaya başlar. Unutma, en bilge kişi, kralları alkışlayan değil, sessizlerin acısını sazının telinde gizleyen kişidir.