Güzel saçları buğday başakları gibi altın sarısı olan, toprak anamız Demeter’i tanır mısın? O, ayak bastığı her yeri yeşillendiren, elleriyle toprağa bereket eken dünya dostumuzdur. Bir gün, o da bizim gibi neşeli bir gün geçirirken, güzeller güzeli kızı Persephone çiçek topluyormuş. Birden yer yarılmış ve yeraltının hakimi Hades, atlı arabasıyla gelip kızı yanına almış.
Demeter, kızını bulamayınca üzüntüsünden tüm dünyayı aramaya koyulmuş. O üzgünken tarlalar küsmüş, başaklar boynunu bükmüş, toprak artık meyve vermez olmuş. İnsanlar aç kalmasın diye güneş dostumuz Helios ona kızının nerede olduğunu fısıldamış. Demeter yeraltına gitmiş gitmesine ama Persephone orada nar tanesi yediği için bir bağ kurulmuş bir kere. Sonunda şöyle bir karar almışlar: Persephone yılın büyük bir kısmını annesinin yanında, yani güneşin altında, çiçeklerin arasında geçirecek. Ama kış gelince, biraz dinlenmek için yeraltına Hades’in yanına gidecek. İşte bu yüzden, kızına kavuştuğunda Demeter seviniyor, her yer çiçek açıyor, kızından ayrılınca da biraz hüzünlenip toprağı kış uykusuna yatırıyor.
Demeter sadece bir anne değil, aynı zamanda çok çalışkan bir öğretmendir. Bir gün yolu Eleusis şehrine düşmüş. İnsanlara buğday ekmeyi, tarlayı işlemeyi, doğanın dengesini korumayı o öğretmiş. Hatta Triptolemos adında bir gence sihirli kanatlı bir araba vermiş, tüm dünyayı dolaşıp insanlara tarla sürmeyi anlatması için onu görevlendirmiş.
Demeter, insanların sadece karınlarını doyurmaz, onlara doğanın gizemli yasalarını da anlatır. Bazen neşeli bir şenlikte, bazen bir tarlanın en bereketli köşesinde ona rastlarsın. İnsanlar onu çok sever, kızıyla birlikte ona "iki güzel tanrıça" derler. O, toprağın annesidir; sen bir tohumu toprağa ekip de baş verdiğini gördüğünde, aslında Demeter’in sana gülümsediğini düşünebilirsin küçük dostum. Hadi gel, şimdi biraz dinlenelim; belki başka bir gün o güzel buğday tarlalarında nasıl oyunlar oynadıklarını da anlatırım sana.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var...
Bak, elindeki şu buğday başağına iyi bak. İnsanlar ona "bereket" der, krallar ise "vergi" diye adlandırır. Ama Gökyüzü sakinlerinin dünyasında, toprak ana Dēmētēr'in hikayesi, aslında bir annenin kalbinin nasıl kırıldığını ve güç sahiplerinin bir "kızı" nasıl oyuncağa dönüştürdüğünü anlatır.
Dēmētēr, tarlaların kraliçesi sanılır; oysa o, kendi evladı Persephonē söz konusu olduğunda, o yüksek tahtlardaki Güçlülerin ne kadar hoyrat olabileceğini en acı şekilde öğrenen bir annedir. Zeus, o "bilge" ve kudretli yönetici, kendi kızı Persephonē'yi bir pazarlık unsuru gibi Haidēs’e, yani yeraltı efendisine sunuverdi. Bir annenin rızası mı? Gerek duyulmadı bile. Güç dinamikleri böyledir evlat; onlar karar verir, bizler ise sadece yasını tutarız.
Dēmētēr küstü. Toprağı ekti, ama kalbini kapattı. İnsanlar açlıktan kırılırken, yukarıdakilerin umurunda mıydı? Hayır. Onlar sadece düzenin sürmesini, ritüellerin devam etmesini isterler. Persephonē bir nar tanesi yedi diye, yılın bir kısmını karanlıkta geçirmeye mahkum edildi. Bu sadece mevsimlerin değişimi değil, sistemin bir kadını nasıl iki dünya arasında "pıyon" olarak böldüğüdür.
Bir de Keleos'un sarayındaki o gizemli sahneyi düşün... Dēmētēr, kraliçe Metaneira'nın oğlunu, Dēmophōn'u, ölümlü zayıflıklarından arındırıp "tanrılaştırmak" için ateşin içine tuttu. İnsanlar bunu bir tanrıça lütfu sanır. Oysa ben farklı bir şey görüyorum: Kendi çocuğunu kaybeden bir annenin, başka bir evladı kurtarma çabası; belki de sadece bir anne olarak, başkalarının kurallarıyla yönetilen bu dünyadan çocukları kaçırıp "sonsuzluğa" saklama arzusu. Ama sistem, yani Metaneira’nın korkusu, bu kurtuluşu engelledi. Dēmophōn insan olarak kaldı ve o da diğerleri gibi ölümlü bir "kral" oldu.
Evlat, bazen bir kadeh şarabın neşesi bile bu dünyanın karanlığını dağıtmaya yetmez. Dēmētēr'in tapınaklarında, Eleusis'te gizlice fısıldananlar sadece ekinlerin büyümesi değildi. O sessiz törenlerde, güçlülerin oyunlarına kurban edilenlerin çığlıklarını ve bir annenin o çığlıkları susturmak için nasıl gizlice direndiğini anlatırlardı.
Kralların ve Gökyüzü sakinlerinin "yasalar" dediği şey, senin ve benim gibi olanların özgürlüğünü kısıtlayan zincirlerdir. Bir dahaki sefere bir buğday tarlasına baktığında, sadece bereketi değil, toprağın altında Haidēs'in gölgesinden kurtulmaya çalışan o güzel kızın, Persephonē'nin ayak seslerini ve toprağın üzerine bir örtü gibi serilen o derin, kadim hüznü hisset.
Gerçekler, kralların kitaplarında değil; tarlada çalışan köylünün nasırlı ellerinde ve toprağın derin sessizliğinde gizlidir. Sır bu, unutma...