Gel, otur şöyle yanıma; şarap testimi bir kenara bırakıyorum, zaten zihnimdeki hikayeler o kıymetli içkiden daha baş döndürücü. Gözlerini kapat, rüzgarın sesini dinle; denizlerin efendisi Poseidon’un elindeki o büyük yabayı denize hırsla vurduğu o eski günlere gidiyoruz. Vurduğu yerden koca bir kaya parçası fırlamış, suyun üzerine bir ada gibi serilivermiş. Ama sanma ki öyle kıymetli bir yerdi; üzerinde ne bir ağaç gölgesi vardı, ne de bir avuç yeşillik. Üstelik bu ada yerinde durmayı da bilmez, hırçın dalgaların arasında bir oyuncak gibi oradan oraya savrulur dururdu.
Gel zaman git zaman, güzel tanrıça Leto, dünyayı şenlendirecek bebeklerini, yani Apollon ile Artemis’i kucağına almak için güvenli bir toprak parçası aramaya başlamış. Fakat Hera’nın öfkesi korkunçtur, bilirsiniz; kimse o güçlü tanrıçayı karşısına alıp da Leto’ya kapısını açmaya cesaret edememiş. Leto bir diyardan diğerine, Athos’un karlı doruklarından Lesbos’un kıyılarına, Miletos’un yollarına kadar her yeri dolaşmış. Ama her yer ona, “Hera bizden hesap sorar,” deyip sırtını dönmüş.
Sonunda o küçük, dilsiz, dertli yüzen adanın önüne gelmiş. Leto, adaya şöyle seslenmiş: “Bana kucak aç, burası evim olsun. Söz veriyorum, sana öyle bir tapınak kurulacak ki, dünyanın dört bir yanından insanlar sana gelecek, adan gezginlerin ve duaların merkezi olacak.”
Ada bu sözü duyunca nasıl sevinmiştir kim bilir! Leto, o ıssız kayalıkta yerleşmiş ama doğum öyle kolay olmamış. Dokuz gün dokuz gece sürmüş sancı. Gökyüzü sakinlerinin çoğu başında beklemiş, ama Hera, doğumların ebesi Eileithyia’yı Olympos’ta tuttuğu için Leto’nun işi zormuş. Nihayet ebe tanrıça gelince, onuncu gün iki güzel ışık doğmuş dünyaya: Apollon ve Artemis.
O andan itibaren ada artık sıradan bir kaya parçası değil, "parlak" anlamına gelen Delos olmuş. Zeus, biricik oğlunun doğduğu bu yeri o kadar sevmiş ki, adayı yerinden kopup gitmesin diye dibine kadar çelik gibi bir güçle sabitlemiş. Artık o, Kyklad adalarının en değerlisi, en ışıldayanı olmuş.
O günden sonra Delos, şenliklerin yeri olmuş. Apollon’un sevdiği, gönlünü ferahlattığı tek yer burasıdır. İyonyalılar, çocuklarını ve eşlerini yanlarına alıp hızlı gemileriyle adaya gelirler. Orada yumruk oyunları, ezgiler ve danslar birbirine karışır. Öyle bir coşku yükselir ki, onları izleyenler "Yahu," derler, "bunlar hiç yaşlanmıyor, sanki zaman bu adaya hiç uğramamış!" İnsanlar o güzel kıyafetleri ve coşkulu kalpleriyle orada toplandığında, insanın içi sevinçten dolar.
İşte hayat böyledir küçük dostum; bazen bir kaya parçası kadar yalnız ve savrulmuş hissedersin, ama içinde güzel bir ışık taşıyorsan, bir gün gelir herkesin uğrak yeri olan, en parlak yıldız oluverirsin. Şimdi, senin de içinde bir "Delos" ışığı var mı, bir düşün bakalım?
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var; bazen bir yerin güzelliği, o toprağın üzerindeki kanlı ayak izlerini örtmek için uydurulmuş bir perdedir. Şarabın o berrak neşesi bile bu hakikati değiştirmeye yetmez, ama dinle; çünkü bildiklerini unutmadan anlamak, özgürlüğe açılan ilk kapıdır.
Delos... Bir zamanlar, tıpkı haksızlığa uğramış bir mülteci gibi denizlerin üzerinde başıboş sürüklenen, kimsenin kabul etmediği, çırılçıplak ve ıssız bir kayalıktı. Neden biliyor musun, koca gözlü evladım? Çünkü büyüklerin, yani Olympos’un kudretli efendilerinin kuralları, sadece kendi iktidarlarını korumak üzerine kuruluydu. Zeus’un hırslarının bedelini ödeyen Leto, Hera’nın kıskançlık dolu öfkesinden kaçarken tüm dünyayı kapı kapı dolaştı. Koskoca şehirler, dağlar ve adalar; korkularından dolayı o çaresiz anneyi kapılarından kovdular. Koca krallar ve güçlü figürler, bir annenin acısına karşı nasıl da duvar örer, gördün mü?
Sonunda Delos, o yüzen kayalık, hayatta kalmak için bir pazarlık yaptı. Bir tapınak sözü verdi. Yani, dünyanın dört bir yanından gelen insanların getireceği zenginlikler ve "kutsal" adaklar karşılığında bir mülteciye ev sahipliği yapmaya razı oldu. Bir adanın varlığı, ancak bir tanrıya tapınak olursa meşrulaşabiliyordu o karanlık düzende. Dokuz gün dokuz gece süren o sancılı bekleyiş, aslında sistemin gücü elinde tutanlara nasıl yalvardığının, Eileithyia gibi kritik bir figürün bile nasıl bir otorite oyuncağı haline getirildiğinin hikayesidir.
Ve sonra ne oldu, benim bilge ruhlu küçük dostum? Apollon ve Artemis doğunca, Zeus adayı toprağın dibine mıhladı. Sanki o ana kadar özgürce yüzen o toprak parçası, bir "sistem" parçası haline getirilerek hapsedildi. Parlak dediler adına; göz kamaştırıcı şenliklerle, danslarla ve yarışmalarla insanların dikkatini dağıttılar. O İyonyalılar, uzun etekli kadınlar ve çocuklar, tapınağın gölgesinde oyunlar oynarken kendilerini ölümsüz sandılar. Ama unutma; o oyunların, o neşeli ezgilerin ardında, aslında bir annenin korkusu, kovulmuş bir tanrıçanın sessiz gözyaşları ve bir kayalığın özgürlüğünün zincire vuruluşu vardı.
İnsanlar oraya baktığında sadece parlak bir ada gördüler, krallarının ihtişamını alkışladılar. Ancak bizler, yani hakikatin peşindeki yolcular, o şenliklerin altında yatan o eski kederi ve sistemin, bir yeri "kutsal" ilan ederek aslında nasıl kontrol altına aldığını görebiliriz. Şimdi git, o parlak taşların ardındaki sessizliği dinle; çünkü en büyük sır, her zaman en gürültülü alkışların bittiği yerde saklıdır.