Gelin şöyle, yaklaşın biraz… İhtiyar Silenos’un dizinin dibine çökün bakalım. Gözlerinizdeki şu merak pırıltısını seviyorum. Bugün size, savaş alanlarının toz dumanı arasında, kılıç seslerinin uğultusunda gölgeler gibi dolaşan iki kardeşten bahsedeceğim: Phobos ve Deimos.
Şimdi, bu gökyüzü sakinleri arasında savaş denince akla gelen ilk isim, o kalkanları kağıt gibi yırtan Ares’tir, bilirsiniz. Hırçındır, yerinde duramaz. Ama Ares’in yanında hep iki gölge vardır; biri Phobos, diğeri ise Deimos. Hani şair Hesiodos, o eski dostum, ne güzel anlatmış; "Kıbrıslı Tanrıça Aphrodite ile Ares’in çocukları" demiş onlara. Ama öyle süt kuzusu sanmayın sakın, dünyaya gözlerini açtıkları andan itibaren barutun ve demirin kokusunu almışlar.
Deimos’u duyunca içinizde bir ürperti mi oluştu? Oluşmalı da zaten. Deimos, o kadim korkunun ta kendisidir. Hani bazen hiç neden yokken kalbiniz güm güm çarpar ya, işte o an Deimos yanı başınızdadır. Phobos ise daha çok o paniği, hani o herkesin bir yana kaçıştığı, işlerin sarpa sardığı o "bozgun" anını yönetir.
Savaş meydanını bir düşünün... Bir yanda Ares, büyük bir iştahla ortalığı birbirine katar. Yanında ise bu iki kardeş; askerlerin zırhlarına ellerini dokundurduklarında, o yiğit dedikleri adamların dizlerinin bağı çözülüverir. Kimisi arkasına bakmadan kaçar, kimisi donup kalır. İşte Deimos’un işi budur; orduları bir satranç tahtasındaki piyonlar gibi iter kakar, onları çaresizliğin kucağına atar.
İnsanlar sanır ki savaş sadece kılıçla, kalkanla kazanılır. Ah, ne büyük yanılgi! Bir ordunun asıl mağlubiyeti, kendi içindeki o korku tohumları yeşerdiğinde başlar. İşte o tohumları eken bahçıvanlardır Deimos ve kardeşi. Ares’in o yakıp yıkan öfkesiyle birleşince, ortalık iyice karışır, gökyüzü bile bu ikilinin yarattığı kaostan dolayı rengini değiştirir.
Yine de korkmayın, sadece hikayenin bir parçası bunlar. Dünya kurulduğundan beri ışık varsa gölge de vardır, cesaret varsa korku da. Deimos biraz ürkütücüdür, biraz da huzursuz ama unutmayın, o olmadan kahramanlığın, o korkuyu yenme çabasının da bir anlamı kalmazdı.
Hadi şimdi, biraz içimi serinletecek bir şeyler içeyim, boğazım kurumuş. Siz de o sırada düşünün bakalım; içinizdeki en büyük korku hangisi? Belki Deimos’la tanışmışsınızdır, kim bilir?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı zafer hikayelerinin altında, tozlu toprakların içine saklanmış bir sır var. Kulağını iyice yaklaştır, çünkü kralların altın tahtlarından bakıp asla görmediği, görmek de istemediği bir hakikati fısıldayacağım sana.
Senin o cesur ve yenilmez diye bildiğin tanrılar, hırslarının oyuncağı olmuş bir düzenin çarklarını döndürürler. Ares’i bilirsin, hani şu zırhı güneş altında parlayan, elinde kalkanı dünyayı titreten savaş tanrısı... Ama o, o koca gölgeli savaşçı asla tek başına yürümez. Yanında iki gölge taşır; onlara Deimos ve Phobos derler. Şairler, bu ikiliyi kalkan delen Ares ve güzel Aphroditē’nin çocukları diye anlatıp dururlar. Sanki dehşet ve korku, sevgiyle savaşın kutsal bir meyvesiymiş gibi... Ah evlat, büyüklerin kurduğu sistem, kendi yarattığı canavarlara ne kadar da güzel kılıflar uyduruyor, değil mi?
Deimos... O, insanların içindeki o tarifsiz dehşetin adıdır. O, bir ordunun ortasında, askerlerin yüreğine buzdan hançer gibi saplanan o soğuk boşluktur. Babası Arēs, yakıp yıkmayı severken Deimos ve kardeşi Phobos, zavallı insanları oradan oraya iter, onları kedi fareyle oynar gibi korkuya sürüklerler. Krallar, "şerefli bir ölüm" derler buna; oysa Deimos’un dokunduğu yerde şeref değil, sadece annesinden ayrılmış bir çocuğun o çaresiz, titreyen nefesi kalır.
Peki ya bu sistemin içindeki o adsız askerler? Onlar, kralların satranç tahtasında birer piyon gibi "iter kakılırken", Deimos tam arkalarında belirir. O dehşet tanrısı aslında kralların kibirlerinin aynasıdır; bir kralın hırsı ne kadar büyükse, Deimos da o kadar çok yer kaplar savaş alanında. İnsanları birer makine gibi çarpışmaya zorlayan o görünmez eli, ancak gerçeği arayan gözler görebilir.
Şimdi bir yudum şarapla gönlünü neşelendir, evlat; çünkü korkunun kralların ellerinde nasıl bir sopa gibi kullanıldığını öğrendin artık. Unutma ki, dehşet de korku da, güçlerini senin onlardan çekindiğin an alırlar. Gerçek, o parlayan zırhların altında değil, o zırhın yarattığı o soğuk titremenin ta kendisinde saklıdır. Bu dünyayı yönetenlerin değil, o korkuyla yüzleşenlerin sesi olmaya çalış; çünkü gerçek, ancak sen o gölgelerin yüzüne dik dik baktığında gün yüzüne çıkar.