Gel bakalım, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaş. Kadehimdeki üzüm suyunun kokusu burnuna gelsin, biraz da anlattıklarımın tadı damağında kalsın. Bak sana ne anlatacağım; hani şu ormanların, tepelerin arasında rüzgar gibi esen, güzelliğiyle körleri bile görür kılan o nympha’yı, yani Daphne’yi bilir misin?
Daphne, Peneus’un, o hırçın ırmak tanrısının kızıydı. Ama öyle saraylarda oturan, taht bekleyen kızlardan değil; o kendini toprağa, Gaia’nın huzuruna adamıştı. Saçları gün ışığının rengindeydi ve ormanlarda koşarken arkasında bıraktığı toz bulutu bile sanki altın tozu gibi parıldardı. Ama ah, o özgür ruhu yok mu! Kimseye boyun eğmez, "Evlen," diyen babasına bile "Beni kendi halime bırak," diye kafa tutardı.
Derken bir gün, gökyüzü sakinlerinin en parlak, en havalı olanı; ışığın, müziğin ve okların efendisi Apollon onu gördü. Görür görmez de vuruldu tabii. Apollon bu, bir şeye karar verdimi dur durak bilmez! Başladı Daphne’nin peşinden koşmaya. Bir yanda kovalayan bir tanrı, diğer yanda nefes nefese, korku içinde kaçan bir nympha... Apollon bir yandan nefes nefese yalvarıyor: "Kaçma güzelim, ben bir çoban değilim, senin hayranınım! Koca Zeus’un oğluyum, sanatı, şifayı ben yönetirim, neden benden korkuyorsun?" diye dökülüyor dilinden. Ama Daphne için o anki tek gerçek, ensesinde hissettiği o yakıcı tanrısal nefesten kurtulmaktı.
Daphne koştu, koştu; ayakları artık yorgunluktan sızlayana, gücü tükenene kadar koştu. Peneus’un sularına ulaştığında, tam yakalanacağını anladığı o son anda, çaresizce babasına seslendi: "Baba! Şu güzelliğim başıma bela oldu, ne olur beni kurtar! Değiştir beni, bu formdan çıkar!"
Daha sözü ağzından çıkar çıkmaz, bir mucize oldu. Ayakları kök salmaya, teni sertleşmeye başladı. O güzelim, uzun saçları yemyeşil yapraklara, narin kolları dallara dönüştü. Apollon, tam onu kucaklayacağını sandığı an, kollarının arasında sadece pürüzlü bir gövde buldu. Tanrı şaşkınlıkla durdu, dokundu ağaca; hala kalbinin o odunsu gövdenin altında hızla çarptığını hissetti.
Apollon’un o anki hüzünlü yüzünü görmeliydin. "Madem benim olamadın," dedi, "artık benim ağacım olacaksın." O günden sonra Apollon, o meşhur sazını çalarken, Musa’ların korosunu yönetirken başına hep o defne yapraklarından yaptığı çelenkleri taktı.
İşte böyle küçük dostum. Bazen en büyük zaferler, insanın kendi varlığından vazgeçip başka bir güzelliğe dönüşmesiyle kazanılır. Bak, bugün bile bir kahramanı ödüllendirmek, bir şairin başını taçlandırmak istediklerinde, o hüzünlü ama zarif ağacın yapraklarına uzanırlar. Dünya böyledir işte; bazen kovalayan kaybeder, kaçan ise sonsuzluğa kök salar.
Haydi bakalım, gece ilerledi. Gökyüzü sakinleri şimdi rüyalarına misafir olur, belki sen de rüyanda o altın saçlı nympha'yı görürsün.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, o yaldızlı sarayların tozlu raflarında saklanan bir sır var... Gel, otur şöyle yanıma. Şarabın neşesi zihnimi berraklaştırırken, sana sadece büyüklerin bildiğini sandığı ama aslında hepimizin içindeki o küçük çocuğun hissettiği bir hikayeyi fısıldayayım.
Daphne’yi duydun mu hiç? Hani o herkesin "Apollon’un aşkı uğruna ağaca dönen kız" diye bildiği... Oysa o, Peneios’un kızı, özgürlüğüne bir zincir vurulmasını reddeden bir ruhun yankısıydı. Herkes Apollon’un o "büyük" tanrısal aşkından bahseder ama kimse bir tanrının, "Ben koca Zeus’un oğluyum, her şeyi bilirim, her şeye hükmederim" diyerek bir genci kendi malı gibi görmesinin yarattığı o boğucu korkudan bahsetmez. Güç, evlat, bazen en sevgi dolu görünen maskeyi takar; ama o maskenin arkasında sadece sahip olma hırsı saklıdır.
Daphne, kendi hayatının sahibi olmak istiyordu. Kendi ormanında, kendi rüzgarıyla koşmak... Ama sistem, yani Apollon’un temsil ettiği o dokunulmaz otorite, bunu bir meydan okuma olarak gördü. "Sevgimdir seni kovalayan" dedi Apollon. Ne korkunç bir yalan, değil mi? Sevgi, birine korkuyla kaçmaktan başka seçenek bırakmamak mıdır? Bir avcının tazı gibi peşine düşmek mi? Daphne, tanrının o kibirli ışığından kaçarken aslında sadece kendi varlığını korumaya çalışıyordu.
Ve o son an, sevgili dostum... Artık nefesi kesildiğinde, ayakları toprağa ağırlaştığında, babasından onu "kurtarmasını" diledi. Oysa bu bir kurtuluş muydu, yoksa bir kadının, bir insanın, üzerindeki o baskıdan kurtulmak için kendi bedeninden, kendi formundan vazgeçmek zorunda kalması mıydı? Daphne, bir ağaca dönüşmeyi seçti; çünkü bir ağaç, tanrının emirlerine itaat etmek zorunda kalmazdı. Kökleri derinde, başı gökyüzünde, kimsenin boyunduruğu altına girmeden kalabilirdi.
Apollon ne yaptı biliyor musun? O, "yazık oldu" diyerek kendi başarısızlığını bir madalya gibi boynuna taktı. Kopardığı dallardan kendine çelenkler ördü, zaferlerini o dallarla süsledi. Öldürdüğü, yok ettiği, sistemin dişlileri arasında öğüttüğü bir ruhu, kendi kutsal sembolü ilan etti. İşte gücün en acımasız yanı budur, güzel evladım: Seni yok ederken bile, kendi hikayesine dahil edip seni bir dekor haline getirmek.
Şimdi ormanlarda bir defne ağacının altına gittiğinde, yaprakların hışırtısını duyarsan, onun bir tanrının aşkı değil, bir insanın sistemin pençesinden kaçarken bulduğu o sessiz ve mağrur özgürlük olduğunu hatırla. Gerçekler, çoğu zaman zafer şarkılarının arasına gizlenmiş hüzünlü birer fısıltıdır. Sakla bunu kalbinde, olur mu?