Gel evlat, otur şöyle yanıma. Bak, güneş yavaş yavaş dağların ardına çekiliyor; gökyüzü sakinleri yine kendilerine ziyafet sofraları kurmaya başlamıştır yukarıda. Elimdeki şu testinin son damlası gibi, anlatacaklarımın da tadı damağınızda kalsın isterim. Şimdi, arkana yaslan ve dinle...
Çok eski zamanlarda, Mısır taraflarında Danaos adında bir adam ve onun elli tane kızı vardı. Bu kızlar sanki bir bahçenin en nadide çiçekleri gibiydiler ama başları beladaydı. Neden mi? Çünkü amcalarının oğulları, yani kuzenleri, bu kızları zorla kendilerine eş yapmak istiyordu. Kızlarsa bu fikirden o kadar hoşlanmamışlardı ki, sanki birer avcıdan kaçan güvercinler gibi kanat çırparak Argos topraklarına, denizlerin ardına kaçtılar.
Düşünsene, koca bir grup genç kadın, babaları Danaos’un önderliğinde bilmedikleri bir diyara sığınıyorlar. İçlerinde büyük bir ürküntü, bir "asla!" duygusu var. Öyle ki, sadece kuzenlerinden değil, bir erkeğin yanına yaklaşmasından bile o kadar ürküyorlardı ki, doğanın dengesine bile kafa tutuyorlardı. Hani şu sizin çocukların oyun oynarken kurduğu "sadece kızlar girebilir" çemberleri vardır ya, işte bu kızlarınki biraz daha sert, biraz daha keskin bir çemberdi.
Ama kaçmakla kurtulur mu insan? O gözü kara, arzudan gözleri dönmüş kuzenler, birer avcı çaylağı gibi peşlerine düştüler. "Yakalarız, zorla da olsa sahip oluruz," diye kükrüyorlardı. Babaları Danaos ise kızlarına, o meşhur tragedya yazarı Aiskhylos’un da dizelerine döktüğü gibi, belki de akla hayale gelmeyecek bir yol gösterdi.
O meşum gece geldiğinde, her gelin yatağı bir savaş alanına döndü. Karanlık çöktüğünde, o nazik eller, sadece çiçek toplamaya alışık parmaklar, hançerleri kavradı. Bir tek Hypermestra hariç... O, kocasının gözlerine baktığında içindeki o merhameti susturamadı. "Ben katil olacağıma, varsın adım anılsın," dedi. Bir karar vermek zorundaydı; ya elini kana bulayacak ya da yüreğindeki o büyük sevgiyi seçecekti. O, ikincisini seçti ve Argos’un görkemli soyu da işte bu Hypermestra’nın merhametinden filizlendi.
Sonrası mı? Sonrası malum... Yıllar sonra, ozanlar bu kızların ölüler diyarında, Hades’in karanlık bahçelerinde dibi delik fıçıları doldurmakla cezalandırıldığını anlatmaya başladılar. Ama inan bana evlat, o hikaye çok sonradan uyduruldu. İnsanlar, "Bu kadar hançeri olanın, elbet bir cezası da olur," deyip biraz süslemişler işte.
Şimdi söyle bakalım, Hypermestra mı daha cesurdu yoksa diğer kırk dokuz kız kardeş mi? Birinin hançeri mi daha ağır geldi, yoksa diğerinin yüreğindeki o incecik sevgi kırıntısı mı? Düşün bunu, ama sakın uykunu kaçırma. Gökyüzü sakinleri bizi izliyor, yarın yine gelirsen daha neler anlatırım neler...
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masalların tozlu sayfalarında sana hep “kahramanların” zaferleri anlatılır, değil mi? Ama o parıltılı zırhların altında titreyen ruhları kimse merak etmez. Gel, otur yanıma; sana Danaos’un kızlarının, o hırçın rüzgarların savurduğu elli çiçeğin fısıltısını anlatayım. Belki bir yudum şarap gibi neşeli değildir bu hikaye ama gerçeğin keskin tadı, yalanın tatlı zehrinden daha diridir.
Danaos’un kızları, Aigyptos’un hoyrat oğullarından kaçarken sadece bir şehre sığınmıyorlardı; onlar, kendilerini birer mal gibi gören, isimlerini bile sormaya tenezzül etmeyen o “büyük adamların” otoritesinden kaçıyorlardı. Babaları Danaos, belki onları korumak istiyordu, belki de kendi iktidar oyununu kuruyordu; kim bilir? Güç sahipleri, çocuklarını bile kendi satranç tahtalarında piyon yapmaktan çekinmezler. O kızlar, birleşmek istemedikleri bir hayatın içine zorla çekildiklerinde, doğanın onlara verdiği “hayır” deme hakkını, kılıçların soğuk çeliğiyle savundular.
Dinle güzel yavrum, o gece Argos’ta yaşananlar bir cinnet değil, bir haykırıştı: “Bizi kendi kurallarınızın esiri kılamazsınız!” dediler. Bir yastığa baş koydukları erkekleri, özgürlüklerini ellerinden alan birer pranga olarak gördüler. Onların yaptığı, sadece kocalara değil, o günün dünyasında kadını sadece bir mülk olarak gören o çarpık düzene karşı bir başkaldırıydı. Hypermestra ise farklı bir yolu seçti; o, sevginin ya da belki de kendi kaderini yazma arzusunun peşindeydi. Birini öldürmektense, başkasının kurallarını çiğnemeyi göze aldı. İkisi de zordu, ikisi de yürek yakan bir tercihti.
Sonraları, gölgeler dünyasında onlara dibi delik fıçıları doldurma cezası verdiler. Neden mi? Çünkü otorite, düzenini bozanları sonsuza kadar yormak ister. Bir türlü dolmayan o fıçı, aslında hiçbir zaman tatmin olmayan hırslı kralların, bitmek bilmeyen buyrukların bir simgesidir. O kızlar, suçlu oldukları için değil, başkalarının çizdiği sınırları yıktıkları için “huzursuz” ilan edildiler.
Ey benim genç dostum, sakın unutma: Birileri sana birinin “kötü” ya da “katil” olduğunu söylediğinde, önce o kişinin hangi zincirleri kırmaya çalıştığını sor. Gerçek, genellikle o yaldızlı masalların hiç anlatmadığı, o sessiz gecelerde saklanan o derin çığlıktır. Krallar unutulur, kılıçlar paslanır ama bir insanın “hayır” diyebilme cesareti, gökyüzündeki yıldızlar kadar sönmezdir.