Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, uzak diyarlardan gelen yaşlı ve bilge bir gezgin varmış. Adı Danaos’muş. Bu amcamız, çok uzaklarda, güneşin hiç batmadığı sıcak topraklarda doğmuş, büyümüş. Kardeşi Aigyptos ile aralarında büyük bir anlaşmazlık çıkınca, koca bir gemi yapmış ve elli tane kızını yanına alıp yollara düşmüş.
Denizler, Danaos’a “yoluna devam et” diye şarkılar söylemiş. O da durmamış, Rodos adasına uğrayıp orada güzel tapınaklar yapmış. Sonunda yolu, pırıl pırıl suları olan Argos şehrine düşmüş. O zamanlar bu şehrin başında Pelasgos adında başka bir kral varmış. Danaos oraya vardığında, “Ben buraya yerleşmek istiyorum” demiş. Tabii, bir krallıkta iki kral olmaz, değil mi?
İşte tam o sırada, ormanın derinliklerinden bir kurt çıkıvermiş. Kurt, koskoca bir boğaya saldırmış. Şehirde yaşayan halk bunu görünce, “Bakın!” demişler, “Bu kurt, bizim yeni misafirimiz Danaos’u anlatıyor, gücü temsil ediyor!” Böylece halk, Danaos’u kralları yapmış. O da buna çok sevinmiş, teşekkür etmek için kurt dostumuza, yani Apollon Lykios adına kocaman, güzel bir yer yapmış.
Danaos, sadece bir kral değil, aynı zamanda harika bir izciymiş. O zamanlar kuraklık çokmuş, su bulmak zormuş. Danaos, toprağın altında saklanan pınarları bulmakta usta olduğu için herkes ona minnettar kalmış. Hatta ona sadece kendi adı değil, soyundan gelen herkese “Danaoi” demişler.
Bu yaşlı gezgin, sadece yeni bir ev bulmakla kalmamış, gittiği her yere kendi hikayesini, emeğini ve o çok sevdiği su bulma hünerini de götürmüş. Bir gün yolun düşerse, kurumuş topraklarda suyun şarkısını duyar gibi olursan, bil ki o Danaos’un ayak izlerinden biridir. Kadehindeki bir yudum taze suyla, bu bilge ihtiyarı hatırla; çünkü o, göçmen kuşlar gibi uzaklardan gelip buraları yurdu yapan, hiç yorulmayan bir yolcuydu.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana altın tahtlarda oturanların, o çok övülen kralların arkasındaki tozlu gölgeleri anlatayım. Herkes Danaos’u büyük bir Argos kralı olarak tanır, ama gerçekte o, sadece kendi hırsının peşinde koşan bir gezgindi.
Danaos, Mısır’dan yola çıkarken yanında elli kızını da birer piyon gibi sürüklemişti. Güçlülerin oyununda çocuklar, özellikle de kız çocukları, çoğu zaman birer diplomatik araçtan başka bir şey değildir. O, kardeşi Aigyptos ile girdiği iktidar kavgasından kaçarken, kızlarının ne hissettiğini hiç sormadı. Onları bir gemiye bindirdi, çünkü kendi güvenliği, onların kaderinden daha önemliydi. Gökyüzü sakinlerinin oyunlarına sığınarak, sanki her şey kutsal bir planmış gibi yollarını çizerken, aslında sadece kendi egosu için toprak arıyordu.
Argos’a geldiğinde, orada zaten kendi düzenini kurmuş olan Pelasgos vardı. Danaos, 'misafir' olarak geldiği o topraklarda, yerli halkın ev sahibi olduğu gerçeğini görmezden geldi. Tarih kitapları, ormanda bir kurt ile bir boğanın dövüşünü 'tanrısal bir işaret' olarak yazar. Oysa bu sadece güçlünün zayıfı yok etmesinin, haklının değil de en vahşi olanın yönetme hakkını kazanmasının acımasız bir kılıfıdır. Danaos, kurdu kendine simge seçip Apollon Lykios’a tapınak yaptırırken, aslında oranın yerli halkına "Ben artık buranın zorbasıyım" diyordu.
Danaos’un kızları mı? Onlar, bu büyük kavgaların arasında savrulan, kendi istekleri dışında evliliklere zorlanan ve babalarının kibiri uğruna bir diyardan diğerine sürüklenen sessiz ruhlardı. Bizim şarap kadehlerimize damlayan bir damla neşe, onların döktüğü gözyaşlarının yanında ne ki? Gerçek şudur evlat: Tarih, Danaos gibilerin 'haklı' zaferlerini yazar; ama biz, piyon olarak kullanılan Danaidlerin (Danaos kızlarının) o bitmek bilmeyen, su taşıdıkları süzgeçli kovaların hüznünü hatırlarız.
Unutma, krallar ormana girip kurtların boğaları yemesini izlerken, bizler o ormanın içindeki sessizlerin sesini duymak zorundayız. Gökyüzü sakinleri bazen sadece güçlünün yanında durur, bu yüzden doğruluğu onlardan değil, kendi vicdanından öğrenmelisin.