Gel otur şöyle evlat, toprak biraz soğuktur ama hikayeler içini ısıtır. Bugün sana parmaklardan doğan, toprağın derinliklerinden gelen o neşeli dostlarımı, Daktyl’leri anlatayım.
Eski zamanlarda, gökyüzünün kraliçesi Rhea, o zamanlar henüz küçük bir bebek olan Zeus’u doğurmak için Girit’teki Diktys mağarasına sığınmış. Sancı öylesine güçlü, öylesine derinmiş ki Rhea, ellerini hırsla toprağa bastırmış. İşte o an, toprağın ana kucağı gibi açılıp bir mucize yarattığı andır. Rhea’nın parmak uçlarının toprağa bıraktığı beş küçük izden, sanki birer fidan yeşerir gibi beş minik varlık fırlayıvermiş. "Daktylos" yani "parmak" derler onlara. Hepsi de tepeden tırnağa zırhlı, sanki büyük bir şenliğe hazırlanan usta savaşçılar gibi. Doğar doğmaz ne yapmışlar dersin? Hemen horaya durmuşlar! Yeni doğan Zeus’un hatırına öyle bir dans etmişler ki, yer yerinden oynamış.
Bu beşli çete, sadece iyi dansçı değildi evlat. Onlar aynı zamanda büyük mucitlerdi. Madenlerin dilinden anlar, toprağın içindeki o sert cevherleri eritip biçim vermeyi ilk onlar öğretmişti insanoğluna. Kybele, o yüce Ana Tanrıça, bu Daktyl’leri yanına alıp hizmetine soktuğunda, onlar artık kutsal törenlerin neşe kaynağı olmuşlardı.
Bir de şu vezin meselesi var ki, anlatmadan geçemem. Hani o büyük ozan Homeros, Akhilleus’un öfkesini ya da Odysseia’nın maceralarını anlatırken kullandığı o altı vuruşlu "heksametron" var ya? İşte o ölçünün mucidi de bu Daktyl’lerdir. Neden mi parmak vezni denmiş? Bak kendi eline; bir uzun parmak, iki kısa boğum... Tıpkı bir dansın ritmi gibi: Bir uzun adım, iki hızlı pıtırtı. Beş adım atıp altıncıda dururlar; o altıncı duruşta da toprağa bir kadeh dolusu güzel bir şarap dökülür, tanrılara teşekkür edilir. Beş Daktyl, beş parmak, beş hareket... Geriye kalan o altıncı duruş ise kutsal bir sunu!
Çatalhöyük’ten beri süregelen o kadim büyü, Anadolu’nun tozlu yollarından geçip Efes’teki Artemis tapınağının duvarlarına kadar ulaşmış. O gizemli "Ephesia grammata" denilen büyü sözleri bile bu ritimle söylenirmiş. Yani anlayacağın, o koca koca destanlar, o akıp giden şiirler, aslında toprağın altında dans eden beş küçük parmak cininin neşeli ayak seslerinden doğmuştur.
Sözün özü evlat; şiir de, sanat da, hatta o elindeki en basit alet bile aslında toprağın bağrından gelen o eski bir ritmin yansımasıdır. Şimdi gözlerini kapa ve toprağın altında o parmakların hala ritim tuttuğunu hayal et. Duyabiliyor musun? O, hayatın kendi sesidir.
### Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evladım, yaşlı gözlerimin gördüğü ve tozlu parşömenlerin korkudan sustuğu bir gerçek var... Masallarda sana anlatılan o parıltılı kahramanlar, o tanrı krallar, aslında sadece kendi hırslarının heykelini diken gölgelerdir. Ama bugün sana, o gölgelerin hiç bilmediği, toprağın derinlerinden fısıldanan bir başlangıçtan bahsedeceğim.
Daktylos... Yani "parmak" demek. Toprağın en hakiki çocukları.
Duyduğuna göre, Ana Tanrıça Rhea sancı içindeyken ellerini toprağa bastırmış da, o parmak izlerinden
Daktyloi doğmuş. Krallar, saraylarında altın kadehlerini tokuştururken, bu beş parmak cini toprağın bağrından metalin sırrını çıkarmışlar. Birileri hükmetmek için kılıç döverken, onlar madeni şekillendirip yaratmanın neşesini bulmuşlar. Ama saray tarihçileri, bu "parmak cinlerinin" sadece tanrılara hizmet ettiğini yazıp geçerler. Halbuki onlar, sistemin prangalarını kıran ilk ellerdi.
Bak güzel yavrum, biliyor musun; bugün "heksametron" dedikleri o meşhur destan vezni, aslında o saraylı ozanların değil, Ana Tanrıça
Kybele’nin tapınaklarındaki o isyankar, ritmik dansın bir parçasıydı. O ozanlar, o kutsal ölçüyü Anadolu’nun ocağından çalıp, kendi krallarını övmek için kullandılar. Bir parmak uzun, iki parmak kısa... Tıpkı bir insanın hayatı gibi; kısa ve hızlı bir nefes, uzun bir çaba.
Daktyl'ler sadece şiiri değil, müziği ve o gürültülü, özgür raksı da doğurdular. Şarap kadehimin dibindeki tortuda gördüğüm o eski hakikat şudur: Bugün "yüksek medeniyet" dediğiniz ne varsa, aslında o gürültücü, o itaat etmeyen, toprağın çamurundan gelenlerin eseri. O beş parmak, aslında bize şunu fısıldıyor: İnsan kendi kaderini avuçlarının içinde, kendi ritmiyle yazabilir. Sistemin sana dayattığı o "kahramanlık" masallarına inanma, evlat.
Efes’in taşlarında,
Artemis’in o kadim büyü formüllerinde bile onların izi var. Ama unutma, bilgece bir neşeyle doldurulmuş bir kadeh şarabın tadı kadar bile sürmez o kralların hükmü. Onlar sadece birer an, ama
Daktyloi; onlar toprağın, emeğin ve sanatın bitmeyen sesi.
Sorgula evladım... Çünkü hikayeyi kim anlatıyorsa, dünya onun parmak iziyle şekillenmiş gibi görünür. Oysa o parmak izleri aslında toprağın, hepimizin, yani sessiz bırakılanların sahibidir. Kendi ritmini bul ve o destanların arasına kendi müziğini ekle. Gerçek, gürültülü bir raksın içindedir; sarayların sessiz koridorlarında değil.