Gel bakalım şöyle yanıma, biraz daha yaklaş, ateşin sıcaklığı kemiklerime iyi geliyor. Bugün sana, toprağın altında uyuyan tohumların, başakların hışırtısında saklı bir hanımefendiden, Ceres’ten bahsedeyim.
Eskiden, dünya henüz gençken, insanlar gökyüzü sakinlerinin sadece kendi bahçelerinde oturduğunu sanırdı. Ama Ceres bambaşka bir ruhtu. Adının kökünde "topraktan bitmek" yatar; yani o, toprağın damarlarında akan o gizemli hayatın ta kendisidir. Toprak ana dendiğinde akla gelen o bereketli eller, işte onundur.
İşler bir zamanlar biraz karışmıştı, anlatayım sana. Roma henüz çiçeği burnunda, minicik bir cumhuriyetken, o dönem Etrüsklerle aralarında bir çekişme patlak verdi. Savaş demek, ihmal edilmiş tarlalar, kurumuş başaklar ve boş mutfaklar demektir. Şehirde kıtlık baş gösterip de ekmek tekneleri boş kalınca, Romalılar ne yapacaklarını şaşırdılar. Eski bilgelik kitaplarına, o ünlü Sibylla metinlerine başlarını gömdüler. Çare şuydu: Toprağın kalbini yeniden uyandırmak için Demeter’in –yani bizim Ceres’in– şefkatine ihtiyaçları vardı.
Biliyorsun, bazen bir diyardan diğerine geçerken isimler değişir, tıpkı rüzgarın yön değiştirip başka bir şarkı söylemesi gibi. Ceres, aslında o çok iyi tanıdığımız Demeter’in ta kendisiydi. İnsanlar onu Roma’ya davet ettiler. MÖ 496 yılında, şehrin yüksek tepelerinden biri olan Aventinus’ta ona görkemli bir tapınak yükselttiler.
O günden sonra Ceres, artık Roma’nın bereketini sırtlayan tanrıça oldu. İnsanlar tarlalarına ektikleri her buğday tanesinde onun elinin sıcaklığını hissettiler. Toprağı süren çiftçiler, hasat vaktinde kadehlerini havaya kaldırıp ona teşekkür ederlerdi; biraz keyifli bir içim, biraz da doğanın cömertliğine duyulan minnet...
Şimdi düşün bakalım; her yediğin ekmekte, her sarı başakta, o eski zamanlardan kalma bu tanrıçanın sessiz bir emeği gizli. İnsanlar korktuklarında ya da karınları acıktığında hep ona dönüp baktılar. Çünkü o, sadece bir tanrıça değil; toprağın, ekmeğin ve sabrın koruyucusuydu.
Hadi, gözlerini kapa da hayal et; Aventinus Tepesi’nde altın rengi bir ışık hüzmesi yükseliyor ve tarlalar yeniden baş veriyor. Mitler böyledir işte güzel çocuk; bazen bir kıtlığın ortasında, bazen bir tapınağın gölgesinde hayatı yeniden başlatırlar. Şimdi git ve dışarıdaki çiçeklere bak, belki Ceres’in orada bir yerlerde izi vardır.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; toprağın çatlakları arasında saklanan, kralların gümüş kadehleri ardına gizlediği o kadim fısıltı...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Dinle beni güzel gözlü yavrum; sana Keres’ten bahsedeyim. Bizim buralarda, büyüklerin kitaplarında ona Demeter derler, 'topraktan biten' anlamında bir isim takarlar. İnsanlar onu sadece sarı başakların, bereketin ve anneliğin koruyucusu sanır. Ama gel, gerçeklerin tozlu perdelerini aralayalım.
Eski dünyanın efendileri, hırsları uğruna toprağı bir oyun sahası gibi görürlerdi. İnsanlar açlıktan kırılırken, krallar kendi oturdukları tahtların bekasını sağlamak için gökyüzüne bakıp çare aradılar. Roma dedikleri o büyük kuleler, bir gün sarsılmaya başladığında, yani egemenlerin gücü zayıflayıp kıtlık kapıya dayandığında, hatırladılar ki bir tanrıça vardır, toprağın efendisi.
Sana söyleyeyim, sevgili yolcum; güç sahipleri, işleri zora düştüğünde kendi düzenlerine "kutsal" maskeler geçirmeyi çok severler. Keres, sadece bir hasat tanrıçası değildi; o, kendi kızının, Persephone’nin, yer altına hapsedilmesine sebep olan o adaletsiz sistemin hem mağduru hem de aracıydı. Krallar, Aventinus tepesine onun onuruna tapınaklar dikerek, aslında toprağın bereketini değil, kendi halklarını dize getirecek bir otoriteyi kutsadılar.
Bilirsin, bazen bir kadeh şarabın neşesi, hayatın karmaşasını bir anlık unutturur insana. Ama unutma ki, her bereketli başağın arkasında, toprağın kederini taşıyan bir anne ve kızının acı dolu hikayesi yatar. Keres’i, sistemin çarklarına yağ süren bir figürden ziyade, evladını yitirmiş ve dünyayı bu kederle dondurabilmiş kudretli bir ana olarak hatırla.
Peki ya şimdi söyle bana benim bilge minik dostum; insanlar neden ancak aç kaldıklarında tanrılara sığınırlar, hiç düşündün mü? Belki de gerçek güç, bir tapınak inşa etmekte değil, kendi toprağını kimsenin hükmüne bırakmadan ekip biçmektedir. Gerçekler, çoğu zaman saray duvarlarının arkasında değil, sürdüğün sabanın derin izlerinde gizlidir.