Eskiden, dünya henüz şimdiki gibi gürültülü değilken, Roma’nın o meşhur yedi tepesi daha birer çimenlikken, Carna adında bir nympha yaşardı. Carna’yı bir görseniz; elinde yayı, arkasında okları, saçları rüzgarla dans eden bir orman perisi... Öyle pek kimseyle ahbaplık etmeyi sevmez, ormanın kuytularında kendi başına avlanıp dolaşırdı. Erkekler onun peşinden koşmaya kalktığında, Carna onları ormanın en sarp yerlerine sürükler, labirent gibi yollarında şaşırtır, kahkahayı basıp ortadan kaybolurdu.
Günlerden bir gün, iki yüzlü tanrı İanus -hani şu hem geçmişi hem geleceği gören, kapıların ve geçitlerin sahibi- gözünü Carna’ya dikti. İanus kurnazdır, bir yüzüyle arkasına bakar, diğeriyle önünü görür; yani ondan saklanmak pek de kolay bir iş değildir. Nympha ne kadar kaçsa da, İanus onu sarp bir kayanın gölgesinde kıstırıverdi. O gün, Carna’nın o vahşi ve hür dünyası, tanrısal bir dokunuşla değişti.
İanus, ona karşılık olarak belki de en kıymetli hediyeyi verdi: Artık Carna, sadece bir orman kızı değil, evlerin koruyucusu olacaktı. Gökyüzü sakinlerinin bahşettiği bu güçle, evine girmeye çalışan her türlü uğursuzluğu bir çırpıda kovardı. Özellikle de lohusa odalarının pencerelerine musallat olan, o minik bebeklerin beşiklerine süzülüp kan emmeye çalışan kötücül kuşlar var ya, işte onları Carna’nın keskin gözlerinden kaçırmak mümkün değildi.
Eski Romalılar, o uzun Augustus çağına kadar, kutsal bir ormanın derinliklerinde ona armağanlar sunar, dualar ederlerdi. Anlatırlar ki; eğer bir evin kapısından içeri huzursuzluk giremiyorsa, eğer bir bebek beşiğinde mışıl mışıl uyuyabiliyorsa, bilin ki Carna oradadır. İster bir kadeh neşe olsun, ister bir parça fava; Carna’nın adı anıldığında o evden her türlü kötülük, tıpkı bir rüzgarın yaprakları süpürmesi gibi uzaklaşıp gider.
Şimdi söyle bakalım küçük dostum, senin odanın pencereleri iyice kapalı mı? Belli olmaz, belki de dışarıda Carna nöbet tutuyordur.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Dizlerinin dibine otur da dinle; zira kralların altın yaldızlı kitapları, hakikatin o tozlu ve engebeli yollarını hep kapatmaya çalışır. Roma denen o koca taş yığınının temelleri, sanıldığı gibi sadece kılıçla değil, biraz da sessiz bırakılmış çığlıklarla atıldı. Sana Carna’yı anlatayım; hani şu ormanların özgür kızı.
Carna, kimseye boyun eğmeden, kendi yayını gerip kendi yolunu çizen bir nympha’ydı. O çağın "büyükleri", yani tanrılar dedikleri o kudret sahipleri, sınır tanımayan bir hırsa sahiptiler. Kendi kurallarını dayatmak, başkalarının alanına izinsiz girmek, onların "hükmetme" biçimiydi. Carna ise, kendine ait olanı korumaya çalışan, otoritenin gölgesinden kaçan bir ruhtu. Bir tanrı ya da bir kral, birine "sahip olabileceğini" düşündüğünde, o kişinin dünyası artık eskisi gibi kalır mı sanıyorsun? Hayır, sevgili yolcum; o kırılan sadece bir masumiyet değil, bir insanın dokunulmazlığıydı.
İanus denilen o iki yüzlü tanrı, bir tarafıyla geleceği görürken diğer tarafıyla geçmişi gözetlerdi ama Carna’nın o an ne hissettiğini görmezden geldi. Kendi arzusu, Carna’nın özgürlüğünden daha kıymetliydi onun gözünde. İşte o kadim sistem böyle işlerdi evlat: Güçlü olanın "armağan" dediği şey, aslında zayıf bırakılanın sessizliğe mahkum edilişiydi. Carna’ya verdikleri o "koruyucu güç", aslında ona yapılan haksızlığı unutturmak için sunulmuş süslü bir kılıftı. Evleri kuşlardan, uğursuzluklardan korumak için kutsandığı söylendi; ama kimse o gün o kaya kovuğunda nelerin susturulduğunu konuşmadı.
Şimdi bir yudum üzüm suyu al, zihnin biraz berraklaşsın. Bugün o tapınaklarda ona şükredenler, Carna’nın o gün ormanda yitirdiği şeyin bedelini hiç düşünmediler. Sistemin çarkları, mağduru kutsallaştırarak onun adalet arayışını bir ritüele dönüştürür. Carna, bebekleri korurken aslında kendi yarasına merhem sürüyordu belki de; kim bilir?
Gözlerini aç ve dünyaya bak, küçük dostum. Her "ilahi" ya da "kutsal" kararın ardında, mutlaka sesi kısılmış birinin hikayesi gizlidir. Gerçek, o gösterişli mermer heykellerin arkasında, ormanın derinliklerinde hala yankılanan o sessiz çığlıktadır. Otoritenin sana sunduğu hikayeye değil, o hikayenin kimleri yok saydığına bak. İşte o zaman, hakikat seni özgür kılacaktır.