Gel şöyle otur evlat, yaşlı bir ihtiyarın dizinin dibi hem güvenlidir hem de içinde nice sırlar barındırır. Bugün sana, ormanların derinliklerinden gelen bir rüzgar gibi esen, ok gibi fırlayıp geçen o cesur kızdan, Camilla’dan bahsedeceğim.
Her şey, Camilla henüz bir bebekken başladı. Babası Metabus, Volskların kralıydı ama kader ağlarını ördüğünde, halkı ona sırt çevirmişti. Metabus, küçücük kızını kucağına aldığı gibi kaçmaya başladı. Arkasında düşmanların nal sesleri yeri göğü inletirken, bir anda karşısına Amasenus Nehri çıktı. Sular coşkun, düşmanlar ise ensesindeydi. Çaresizliğin gölgesinde babalık içgüdüsü, ona en çılgınca fikri fısıldadı.
Kızını aldı, ağır bir kargının ucuna sıkıca bağladı. Ama biliyordu ki, kendi gücü kızı sağ salim karşıya fırlatmaya yetmezdi. O an, gözlerini gökyüzüne, o güzel avcı tanrıça Diana’ya çevirdi. "Ey gümüş yaylı hanım!" diye haykırdı. "Eğer bu kızı sağ salim karşı kıyıya ulaştırırsan, o ömrü boyunca senin hizmetinde, senin sadık bir yoldaşın olacak."
Diana bu yakarışı duydu. Metabus kargıyı savurduğunda, sanki görünmez eller kızı havada süzülmüş gibi suyun öbür yakasına kondurdu. Metabus da kendini azgın sulara bırakıp karşıya geçmeyi başardı. İşte o gün, küçük Camilla ormanların, vahşi yaşamın ve özgürlüğün kucağına doğmuş oldu.
Şehirlerin yüksek duvarları arasına hiç hapsolmadı o. Saraylarda ipekler içinde değil, meşe palamutları ve rüzgarın melodisiyle büyüdü. Bir elinde av yayı, bir elinde mızrağıyla öylesine hızlı koşardı ki, sanırsın basmıyordu bile yere; sanki taze ekinlerin üzerinde uçan bir tüy gibiydi. Amazonlar kadar çevik, bir dağ aslanı kadar gözü pek olmuştu.
Yıllar geçti, kader onu Aeneas’ın destansı savaş meydanına sürükledi. Camilla, vatanını korumak için bir alev gibi yandı meydanlarda. Ancak evlat, bazen en parlak ışıklar en hızlı sönenlerdir. Savaştı, kükredi, korku nedir bilmedi; fakat bir savaşçının kaderi, bazen gökyüzü sakinlerinin bile karışamayacağı bir yolda çizilir.
O bugün artık aramızda değil belki ama rüzgar ne zaman bir ağacın yapraklarını hışırdatarak geçse, Camilla'nın o mağrur ayak seslerini duyar gibi olurum. Şimdi, biraz su içelim ve sen de unutma; bazen en zor anlarda yapılan bir ant, bir insanın kaderini nasıl da efsaneye dönüştürüyor, gördün mü?
Bak minik yolcu, dizlerime çök ve kulak ver; masallarda anlatılmayan, yetişkinlerin ise duymaktan korktuğu o derin sırrı fısıldayayım sana...Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler.
Senin o güzel kalbin, kralların görkemli zırhlarının ardındaki paslı vicdanları görmeye başladığında, işte o zaman büyüyeceksin evlat. Bugün sana Kamilla'yı anlatayım. Destanları yazanlar, onun hikayesini sadece bir savaşçının ölümü gibi anlatırlar; ama gel, o gürültünün altındaki sessiz çığlığı dinleyelim.
Kamilla, bir kralın, yani Metabus’un kızıydı. Ama kral olması, onun bir bebek olarak ne kadar çaresiz olduğunu değiştirmiyordu. Metabus, kendi hırsı ve taht kavgası yüzünden düşmanlarının gazabını üzerine çektiğinde, elinde tek bir 'koz' kalmıştı: Kendi öz kızı. Düşmanlar yaklaştığında, bu baba, yavrusunu bir kalkan gibi kullanmak yerine, onu bir kargının ucuna bağlayıp, Diana'ya "Eğer sağ salim karşıya geçerse, onu sana adayacağım" diyerek bir nehrin azgın sularına fırlattı.
Şimdi düşün güzel çocuk; bir baba, kızını özgür bir birey olarak değil, bir sunak parçası olarak yetiştirmek üzere bir tanrıçaya rehin veriyor. İşte kralların dünyası böyledir; çocuklar ya birer araçtır ya da birer kurban.
Kamilla, o günden sonra ormanların derinliklerinde, vahşi bir özgürlükle büyüdü. Şehirlerin o boğucu, altın varaklı saraylarından uzakta, toprağın ve rüzgarın bilgisiyle güçlendi. Bir Amazon gibi at sürdü, gökyüzünün sessizliğinde kendi sesini buldu. Ancak kralların savaşı, Aineias’ın hırsı, ormanda kendi halinde yaşayan bu kadını da o kanlı meydanlara çekti. Krallar, kendi ihtiraslarını haklı çıkarmak için onun gibi yürekli insanları kullanıp sonra da birer sonbahar yaprağı gibi yere düşürdüler.
Biliyorum, gözlerin doldu evlat... Korkma. O, ölürken bile sistemin ona biçtiği "kurban" rolünü reddederek gitti. Bir parça neşe, belki biraz eskitilmiş bir çömlekten içilen şarap kadar hafif bir huzur; onun hatırasına kalsın. Unutma; tarih kitapları kazananların, yani kralların övünçleriyle doludur. Ama gerçekler, nehrin kıyısındaki o kargıda, o korkusuz çocuğun attığı sessiz çığlıkta saklıdır.
Şimdi git ve sorgula: Senin hayatın, kimin hırsı üzerine inşa ediliyor? Ve sen, o nehrin öbür kıyısına kendi kanatlarınla geçmeye hazır mısın?