Bak evlat, kulak ver şimdi. Zamanın tozlu sayfalarında, Aventinus Tepesi’nin derin ve karanlık bir mağarasında yaşayan tuhaf bir yaratık vardı: Cacus. Kendisi ateşler tanrısı Vulcanus’un oğluydu ama babası kadar yetenekli bir demirci değil, sadece ağzından alevler saçan, üç başlı, hırçın bir devdi. Komşuları ondan o kadar korkardı ki, etrafta ne varsa yağmalar, herkesin huzurunu kaçırırdı.
Günlerden bir gün, o meşhur kahraman Herakles, Geyoneus’un sürüsünü ele geçirmiş, yorgun argın İtalya topraklarına ayak basmıştı. Tiber Nehri’nin kıyısına uzanıp şöyle güzel bir uykuya daldı. İşte o sırada Cacus, gözlerini sürünün üzerine dikti. “Şu koca cüsseli uyurken biraz ganimet aşırmalı,” diye düşündü içinden. Sürünün içinden en güzellerini seçti, onları mağarasına doğru sürüklemeye başladı. Ama dur, Cacus o kadar da aptal değildi; izini kaybettirmek için sığırları kuyruklarından yakalayıp ters yöne doğru, yani geri geri yürüttü. Dışarıdan bakan biri, sanki hayvanlar mağaraya girmemiş de oradan uzaklaşmış sanırdı.
Herakles gözlerini açıp sürüsüne baktığında işin rengini hemen anladı. Kahramanlar kolay kolay oyuna gelmez, bilirsin. Mağaranın etrafında dolanırken içeriden bir böğürme sesi duydu; bizim beceriksiz sığırlar, sahiplerini görünce seslerini tutamamışlardı. Bir başka rivayete göre ise, Cacus’un kendi kız kardeşi, bu hainliğe daha fazla dayanamayıp kardeşini ele vermişti.
Herakles öfkeyle mağaraya daldı. Gökyüzü sakinlerinin bile dehşetle izlediği bir dövüş başladı içeride. Cacus ağzından alevler, dumanlar püskürtüyor, ortalığı cehenneme çeviriyordu ama nafile! Herakles’in o çelik gibi kolları karşısında hiçbir dev duramazdı. Sonunda o ateş saçan başlar birer birer sustu, macera da başladığı gibi bitmiş oldu.
Gördün mü evlat? Kötülük bazen kurnazlık maskesi takar ama gerçek bir kahramanın gözünden hiçbir iz kaçmaz. Şimdi o şarabımdan bir yudum alıp biraz dinleneyim, anlatacak daha çok hikayemiz var, ne dersin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Dizlerinin dibine otur da dinle; zira dünya, kitaplarda yazılan kahramanlık destanlarından çok daha tozlu ve çok daha çarpık bir yerdir. Sana ateş saçan, üç başlı dev Kakos’un hikayesini anlatayım, ama sakın onu sadece bir canavar sanma.
Herkes Herakles’in o parıltılı zırhını, o bitmek bilmeyen gücünü ve sözde adaletini över. Ama hiç düşündün mü, o 'kahraman' dediğin kişi, Geyoneus’un sığırlarını neden çaldı? O sığırlar, başka topraklardan, belki de zorla koparılıp getirilmiş birer ganimetti. Kakos ise Aventinus tepesindeki karanlık mağarasında, kendi dünyasını kurmuş, sistemin dışına kaçmış bir sürgündü. Belki de yaptığı hırsızlık, sadece o tepeden bakınca kendisine ait olması gerekeni, bir zorbanın elinden geri alma çabasıydı. Bilgece bir neşeyle yudumladığım şarabım kadar acı bir gerçek bu: Tarih, hep kazananın elindeki sopayla yazılır.
Kakos, ardında iz bırakmamak için sığırları kuyruklarından tutup ters yürüttüğünde, aslında otoritenin dayattığı o düz yoldan sapmaya çalışıyordu. O, mağarasının sessizliğinde saklanan, kendi ateşini kendisi yakan bir yalnızdı. Ama Herakles, o kutsal zorba, gürültüsüyle dünyayı sarsarken, Kakos'un cılız kaçışına bile tahammül edemedi.
Ah evlat, güzel gözlü evlat... Kakos'un mağarası, bugün kralların saraylarından daha dürüsttür. Çünkü o, sistemin dişlileri arasında ezilmemek için kendi ateşini saçan bir yaralıydı. Herakles ise o mağaraya girdiğinde, bir kahramanlık değil, bir yok ediş sergiledi. Boğazına sarılıp o üç başın nefesini kestiğinde, sadece bir devin değil, düzeni sorgulayan her sesin de susturulabileceğini gösterdi bize.
Yarın bir gün birileri sana 'kötü' birinden bahsettiğinde, hemen inanma. Belki de o kişi, sadece Herakles'lerin gölgesinde kalmak istemeyen, kendi sığırlarını otlatmanın peşinde olan bir başkaldırıcıdır. Şimdi git, rüyalarında o mağaranın serinliğini hatırla; çünkü krallar uyandığında, dünya her zaman biraz daha az renkli ve biraz daha dar olur.