Thesauros Mythology Cacus

Cacus

Cacus

Aventinus mağarasında yaşayan, ağzından ateş saçan üç başlı dev Cacus, Herakles’in sığırlarını çalmaya kalkınca kahramanın elleriyle can vermiştir.

Ateş ve metalin demircisi Vulcanus’un soyundan gelen, üç kafasında taşıdığı alevli solukla Aventinus tepesinin derinliklerinde kendi egemenlik alanını kurmuş bir figürdür Cacus. Çevresindeki topraklara korku salarak sürdürdüğü istilacı düzen, mülkiyetin ve zora dayalı tahakkümün yerel bir yansımasıdır; o, sınırlarını kendi nefesiyle çizdiği mağarasında iktidarını mutlak kılmaya çalışır.

Herakles, Geyoneus’un sığırlarını bir ganimet gibi sahiplenip İtalya’nın kıyılarına vardığında, bu yeni kudret ile yerel otorite arasındaki kaçınılmaz çatışma başlar. Uykuya daldığı Tiber kıyısında, Cacus’un hırsızlığı aslında sadece bir mal kaçırma girişimi değil, daha büyük bir gücün hükümranlığına karşı girişilen bir ayaklanma denemesidir; hayvanların izlerini şaşırtmak için kuyruklarından tutulup geri geri yürütülmesi, iktidarın kendi izlerini örtme ve gerçeği tersyüz ederek meşruiyet devşirme arayışına bir selamdır. Ancak bu kurnazlık, Herakles’in otoritesiyle karşılaştığında geçersiz kalır. Mağaranın içinden yükselen böğürtüler veya bir itirafın getirdiği ifşa, tahakküm kurmaya çalışan iradenin kendi savunma duvarlarını yıkan bir zafiyet anına dönüşür. Nihayetinde, tanrısal bir güçle donanmış olanın mağaraya girişi, Cacus’un ateş saçan soluğunu boğazında düğümleyen o son müdahaleyle, yerel ve zayıf olan iktidarın mutlak güç tarafından tasfiye edilmesinden başka bir şey değildir.
Silenos
Bak evlat, kulak ver şimdi. Zamanın tozlu sayfalarında, Aventinus Tepesi’nin derin ve karanlık bir mağarasında yaşayan tuhaf bir yaratık vardı: Cacus. Kendisi ateşler tanrısı Vulcanus’un oğluydu ama babası kadar yetenekli bir demirci değil, sadece ağzından alevler saçan, üç başlı, hırçın bir devdi. Komşuları ondan o kadar korkardı ki, etrafta ne varsa yağmalar, herkesin huzurunu kaçırırdı.

Günlerden bir gün, o meşhur kahraman Herakles, Geyoneus’un sürüsünü ele geçirmiş, yorgun argın İtalya topraklarına ayak basmıştı. Tiber Nehri’nin kıyısına uzanıp şöyle güzel bir uykuya daldı. İşte o sırada Cacus, gözlerini sürünün üzerine dikti. “Şu koca cüsseli uyurken biraz ganimet aşırmalı,” diye düşündü içinden. Sürünün içinden en güzellerini seçti, onları mağarasına doğru sürüklemeye başladı. Ama dur, Cacus o kadar da aptal değildi; izini kaybettirmek için sığırları kuyruklarından yakalayıp ters yöne doğru, yani geri geri yürüttü. Dışarıdan bakan biri, sanki hayvanlar mağaraya girmemiş de oradan uzaklaşmış sanırdı.

Herakles gözlerini açıp sürüsüne baktığında işin rengini hemen anladı. Kahramanlar kolay kolay oyuna gelmez, bilirsin. Mağaranın etrafında dolanırken içeriden bir böğürme sesi duydu; bizim beceriksiz sığırlar, sahiplerini görünce seslerini tutamamışlardı. Bir başka rivayete göre ise, Cacus’un kendi kız kardeşi, bu hainliğe daha fazla dayanamayıp kardeşini ele vermişti.

Herakles öfkeyle mağaraya daldı. Gökyüzü sakinlerinin bile dehşetle izlediği bir dövüş başladı içeride. Cacus ağzından alevler, dumanlar püskürtüyor, ortalığı cehenneme çeviriyordu ama nafile! Herakles’in o çelik gibi kolları karşısında hiçbir dev duramazdı. Sonunda o ateş saçan başlar birer birer sustu, macera da başladığı gibi bitmiş oldu.

Gördün mü evlat? Kötülük bazen kurnazlık maskesi takar ama gerçek bir kahramanın gözünden hiçbir iz kaçmaz. Şimdi o şarabımdan bir yudum alıp biraz dinleneyim, anlatacak daha çok hikayemiz var, ne dersin?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme