Thesauros Mythology C

C

C

Anadolu’nun kadim toprakları; Hellespontos’tan Kybele’ye, Marsyas’tan Olympos’a uzanan mitolojik hikayelerin ve efsanevi geçmişin gizemli izleridir.

Hellespontos, sadece Hektor’un trajik sonuna değil, aynı zamanda Helle’nin sulara teslim oluşuna ve Hero ile Leandros’un yasak aşkına ev sahipliği yaparak, coğrafyanın üzerinde yükselen sınırların bireyi nasıl mülksüzleştirdiğini fısıldar; tıpkı Apollo Smintheus’un salgınla gelen mutlak buyruğu gibi, sular da kendi yatağında hüküm süren bir otoriteye boyun eğer. Pitane’nin antik kalıntıları olan Çandarlı, Aizani’nin taşlarında donmuş düzeni yansıtan Çavdarhisar ve Kybele’nin anaç ama bir o kadar da zapt edilemez sınırlarını koruyan Çatalhöyük, insanın toprağa vurduğu mühürlerin aslında zamana karşı yenik düşen birer hükümranlık iddiası olduğunu hatırlatır. Gryneion’un gölgesindeki Çifitkalesi’nden Olympos’un efsunlu ateşi Çıralı’ya, oradan da Marsyas’ın adını taşıyan Çine Çayı’na kadar uzanan bu rotalar; Apollon’un kibriyle cezalandırılan bir ozanın sesinde, evrenin hiçbir otoriteyi baki kılmayan o kendine has, dizginsiz anarşisini barındırır.
Silenos
Ah, şöyle oturun bakalım yanıma! Ayaklarınızı uzatın, şu zeytin ağacının gölgesi ikimize de yeter. Bugün size öyle haritalardan, tozlu taşlardan bahsetmeyeceğim; size yeryüzünün hafızasından, o kadim izlerin bugünkü evlerinden bahsedeceğim. Kulağınızı dört açın, çünkü her ağacın, her akarsuyun altında bir gökyüzü sakininin ayak izi gizlidir.

Önce şu Çanakkale’yi, yani o eski adıyla **Hellespontos**’u düşünün. Denizin köpükleri arasında Helle’nin uçuşan saçlarını kim unutabilir? Ya da o meşhur **Hektor**’un, vatanı için attığı her adımın yankısını? Orada sadece dalgalar değil, Hero ile Leandros’un o hiç sönmeyen aşk ateşi yanar. Hani o meşhur **Smintheus**’un, yani farelerin efendisi Apollon’un kutsadığı topraklardır buralar.

Biraz içlere, toprağın derinliklerine inelim... **Çatalhöyük**’ü duydunuz mu? Orası insanlığın ilk hikayelerinden biridir. Gökyüzü sakinlerinin en eskilerinden **Kybele**’nin anaç şefkati ve **Artemis**’in o vahşi, saf enerjisi o toprakların her zerresine işlemiştir. Hani o **Daktyl**’ler derler ya, demiri döven, ateşe hükmeden o küçük, hünerli eller... İşte onlar, o bereketli ovaların neşesidir.

Sonra yolunuz **Çıralı**’ya mı düştü? Orada, tepelerde o hiç sönmeyen ateşi görünce şaşırmayın. O **Olympos**’un, tanrıların evine açılan gizli kapısıdır. O ateşin içinde birazcık merak, birazcık da kadim bir büyü vardır.

Ya şu **Çine Çayı**? Hani şu ince ince süzülen... Suyun sesi biraz yakarışa, biraz da hüzünlü bir kavala benzer. Bilirsiniz, **Marsyas** ile o kibirli tanrı Apollon’un müzik yarışmasını... O çay, o tutkunun, o biraz da akılsızca cesaretin hatırasıdır.

Şu **Çandarlı** dedikleri yer, eski adıyla **Pitane**; zamanın unuttuğu ama rüzgarın hala fısıldadığı bir liman. Ya **Aizani**... **Çavdarhisar** dediğiniz o yer var ya, orada bir tapınak vardır ki, taşları sanki tanrıların mimarlarının elinden çıkmış gibidir. **Çifitkalesi** mi? Orayı da **Gryneion** diye arayın. Orada durduğunuzda, kehanetlerin o incecik sesini rüzgarda yakalayabilirsiniz.

Bakın evlatlarım, dünya sadece bizim üstünde yürüdüğümüz bir yer değil. O, geçmişin hatıralarıyla örülü, tanrıların ve insanların el ele verdiği devasa bir sahne. Ben ömrümü bu hatıraların tadına bakarak geçirdim; biraz acı, biraz tatlı, tıpkı içtiğimiz şu koruk suyu gibi... Şimdi, gidin ve kendi hikayenizi bu topraklara nakşetmeye başlayın. Ama unutmayın, her adım attığınız yer, aslında devlerin, kahramanların ve gökyüzü sakinlerinin bahçesidir. Dikkatli basın!

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme