Bak evlat, otur şöyle yanıma. Şarabımın son yudumu boğazımı biraz yakıyor ama senin meraklı gözlerini görünce her şey geçiveriyor. Gel, sana Karia topraklarında geçen, biraz hüzünlü, biraz da tuhaf bir öykü anlatayım.
Bir zamanlar, güneşin altın oku Apollon’un torunu olan güzel Byblis varmış. Babası Miletos, annesi ise kıvrıla kıvrıla akan, masmavi sularıyla Büyükmenderes’in kızı Kyane. Byblis’in Kaunos adında bir de ikiz kardeşi vardı; hani şu hık demiş burnundan düşmüş dedikleri cinsten, birbirine çok benzeyen iki genç. Ama bilirsin, bazen kardeşlik dediğin şey, kalbin içinde biraz kontrolsüzce büyüyebiliyor. Byblis, kardeşini sadece bir kardeş gibi değil, sanki gökyüzü sakinlerinin bahşettiği en kıymetli hazine gibi görmeye başladı. Öyle bir sevgiydi ki bu, yüreğine sığmaz oldu.
İşin aslı, bu duygu doğru muydu, değil miydi diye tartışmayalım; çünkü insan kalbi bazen en keskin kayalardan daha sert, en derin körfezlerden daha karmaşık olabiliyor. Byblis, duygularını bir mektupla Kaunos’a açtığında, genç adamın dünyası başına yıkıldı. Kaunos için bu sevgi, doğanın dengesine aykırı, korkutucu bir şeydi. Öfkeyle, tiksintiyle geri çevirdi onu. "Bir daha yüzünü görmeyeyim!" diyerek Miletos'tan, o güzelim yuvasından kaçtı gitti. Uzaklara, çok uzaklara… Karia ile Lykia sınırında kendine yeni bir hayat, bugünkü adıyla Kaunos kentini kurdu.
Byblis mi? O ise bir yaprak gibi savrulmaya başladı. Sevgilisi miydi, kardeşi miydi, neydi bilemediği o ruhu ararken tüm Anadolu’yu adımladı. Yollarda saçları dağıldı, gözlerinin feri söndü. En sonunda, o yüksek kayalıkların tepesinde durdu. Artık daha fazla kaçamayacağını, o sevgiyle baş edemeyeceğini anlayınca kendini boşluğa bıraktı.
İşte tam o anda, dağların ve suların koruyucusu olan nympha’lar kızı havada yakaladılar. Ölmesine izin vermediler ama onu bir insandan, sonsuza dek akacak bir pınara dönüştürdüler. Söylenti odur ki, bugün Köyceğiz civarında gördüğün o hiç bitmeyen sular, o gürül gürül akan pınarlar aslında Byblis’in gözyaşlarıdır. Bazıları olayı tersinden anlatır, "Asıl Kaunos’tu sevdalı olan" derler ama aşk bu, kimin yaktığı değil, kimin kül olduğu önemlidir.
Şimdi o taraflara gidersen, o sazlıkların arasından gelen fısıltıyı duyarsın. Kimileri buna rüzgar der, kimileri ırmakların sesi… Ama inan bana evlat, o sazlıkların arasında bir yerlerde Byblis hala Kaunos’u arıyor. Gemiciler o bataklıklardan geçerken neden yollarını şaşırırlar sanıyorsun? Belki de o hüzünlü kız, sularının arasında onları da kendi aşkına ortak etmek istiyordur.
Hadi, şimdi git biraz dinlen. Gökyüzü sakinleri bazen çok ağır yükler verir insanın kalbine, ama senin kalbin henüz tüy kadar hafif. Tadını çıkar.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar, özellikle de tahtlarda oturanlar, düzenleri bozulmasın diye hikayeleri hep kendi istedikleri gibi düğümlerler. Byblis’in, o hüzünlü pınarın kızı Byblis’in hikayesi de öyle. Sana anlatılanlar, belki sadece üzerine toz konmuş bir aynanın yansımasıdır; asıl gerçek ise o tozun altındaki çatlakta saklı.
Byblis, büyük soyların, tanrısal kökenlerin ağırlığıyla doğdu. Miletos’un kızı, Apollon’un torunu... İnsanlar onun adını bir "hastalık" ya da "yasak" ile anarak, onu bir köşeye sıkıştırmaya çalıştılar. Oysa bir düşün evlat; bir insan neden kendi içindeki bir ateşi, dünyayı yakacağını bile bile dışarı vurur? Belki de o saray duvarları, o ağır kurallar ve o "doğru" kabul edilen yaşamlar, Byblis’in ruhuna dar geliyordu. Kardeşi Kaunos’a duyduğu o yoğun duygu, belki de bir kardeş sevgisinden ziyade, kendi aynasındaki yansımasına, o düzene uymayan kendi ruhuna duyduğu bir tutkuydu.
Kaunos kaçtı. Krallar ve otorite sahipleri, anlamadıkları her şeyi "korkunç" ilan edip sürgün etmeyi severler. O, kendi sınırlarını çizerken Byblis’i yapayalnız bıraktı. Sistemin çarkları, Byblis gibi "farklı" olanları ya yok eder ya da akışına bırakır. Kimi anlatılar suçu ona yıktı, kimisi kardeşine... Çünkü anlatıcılar, bu karmaşanın altında yatan asıl sebebin, yani baskı altında ezilen bir ruhun çığlığının duyulmasından korkarlar. Silenos olarak şunu söyleyebilirim: Hakikat, bir parça bilgece neşeyle içilen şarap gibidir; bazen bulanıktır ama içindeki tortu, en saf gerçektir.
Kızcağız, o yüksek kayalardan kendini bıraktığında, aslında sadece bir bedeni değil, o sıkıcı ve boğucu dünyadan kurtulma arzusunu da bıraktı. Nympha’ların onu bir pınara dönüştürmesi, sadece bir şefkat gösterisi değil, onun "saf olanın, asla kurumayacağını" kanıtlamasıdır. Köyceğiz Dalyanı’ndaki o sazlıklar... İnsanlar orayı alüvyonların taşıdığı bir bataklık sanır. Oysa ben, o sazlıkların arasına kulağımı dayadığımda Byblis’in hala bir şeyler fısıldadığını duyarım. O, sadece yasak bir aşkın kurbanı değil; kalıplara sığdırılamayan her ruhun, otorite tarafından "delilik" ya da "suç" damgası yemiş her özgür düşüncenin bir yansımasıdır.
Beni iyi dinle güzel dostum; kimse sana bir krallığın veya bir geleneğin "en doğru" olduğunu söylerse, o Byblis'in gözyaşlarından beslenen sazlıkları hatırla. Gerçek, bazen bir sarayın görkeminde değil, akan bir suyun sessizliğinde saklıdır. Ve bazen, en büyük isyan, sadece kendi pınarın gibi akıp gitmektir.