Bak evlat, şöyle kıvrıl şuraya, ateşi de biraz körükle... Bugün sana şu gürültücü, yerinde duramayan, hayatı bir şenlik alanına çeviren Bromios’u anlatayım. Hani şu bizlerin, yani gökyüzü sakinlerinin en renkli, en başına buyruk olanı.
Dionysos dendiğinde insanlar hemen akıllarına üzüm bağlarını, asmaları, biraz da o tatlı, baş döndüren içecekleri getirirler. Ama asıl hikaye çok daha önce, henüz o daha kundaktayken başlıyor. Ona neden Bromios dendiğini biliyor musun? Kelime anlamı "Gümbürtülü" demek. Evet, kulağa pek bir tanrı ismi gibi gelmiyor değil mi? Daha çok gökyüzünde kopan o devasa fırtınaların sesine benziyor.
Meselesi şu: Bu küçük afacan, henüz dünyaya gözlerini açtığı o ilk anlarda ortalık pek sakindi sayılmazdı. O vakitler, yukarıdaki yüce katlarda öyle bir tantana koptu, öyle bir yıldırımlar çaktı ki, sanırsın dünya yerinden oynuyor. Hani o yaz akşamları gökyüzü kararır da, şimşekler sanki bir davulun tokmağı gibi yerin bağrına iner ya; işte tam o kaosun, o gürültünün göbeğinde hayata "merhaba" dedi bizimki. Adı da o günden sonra Bromios olarak kaldı.
Zaten kendisi de hayatı boyunca o ilk doğduğu ana sadık kaldı. Nereye gitse peşinde bir gürültü, bir neşe, bir curcuna... Sessiz sedasız durmak, köşesinde oturup dünyayı seyretmek ona göre değil. Onun olduğu yerde bir yer yerinden oynar, bir coşku yükselir. Tıpkı o yıldırımların bulutları yarıp geçtiği gibi, o da insanların kalplerindeki karanlığı, durgunluğu bir çırpıda dağıtıverir.
İşte böyle... Eğer bir gün uzaktan davul sesleri, kahkahalar ve bir şenlik uğultusu duyarsan, bil ki Bromios buralardan geçiyordur. Gürültüsüne aldanma; o ses aslında hayatın ta kendisidir. Gümbür gümbür, çılgınca ve bir o kadar da sahici. Hadi, şimdi şu ateşi biraz daha karıştır da, asmalarımız serinlesin. Bromios gelirse ona ikram edecek bir şeyler bulunsun, ne dersin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, dizlerimin dibine çök ve kulak ver; zira yetişkinlerin kalın kitaplarda yazdığı o süslü püslü kahramanlık masallarında anlatılmayan, tozlu rafların arasına gizlenmiş bir sır var. Sen daha dünyanın gürültüsünü tam işitmedin, ama Bromios’un o çılgın davul sesini duyduğunda ne demek istediğimi anlayacaksın.
İnsanlar ona Bromios diyorlar, yani “Gümbürtülü”. Gökyüzündeki yıldırımların arasında, fırtınalı bir öfkenin bağrında doğduğuna inanırlar. Krallar, bu adı sanki bir savaş narasıymış gibi kullanır; kendi hırslarını, ordularının çıkardığı o kanlı gürültüyü tanrının sesiyle kutsamaya çalışırlar. Oysa evlat, bir yıldırım sadece karanlığı bir anlığına yırtmaz, aynı zamanda toprağı kavurur. O “gümbürtü”, aslında sisteme karşı bir çığlıktır; otoritenin buzdan saraylarını sarsan o özgür ve dizginlenemez haykırıştır.
Bak güzel evladım, o yıldırımlar sadece gökten inmez. Bromios, sadece zafer sarhoşlarının değil, zincirlerinden kurtulmak isteyenlerin de tanrısıdır. O, katı kuralların, "şöyle yapmalısın, böyle olmalısın" diyen o boğucu kralların dünyasında, kendi içindeki o vahşi sesi keşfedenlerin yanındadır. İnsanlar onun neşesini, elindeki kadehin içindeki o azıcık şarabın getirdiği o bilgece keyfi görüp onu sadece bir eğlence tanrısı sanırlar. Oysa o, maskelerin düştüğü, herkesin olduğu gibi göründüğü o anın adıdır.
Söyle bana sevgili çocuk, neden bir tanrı fırtınayla doğar? Belki de dünya öyle bir sessizliğe ve baskıya mahkum edilmiştir ki, ancak gök gürleyince gerçekler duyulabiliyordur. Krallar o gürültüyü yönetmeye çalışır, kendi çıkarları için dizginlerini çekerler; ama unutma, gerçek bir fırtına kimsenin emrine girmez. Bir gün o yıldırımların altında, sana "kralın yasası mı, yoksa vicdanının sesi mi?" diye sorarlarsa, içindeki o kadim gürültüye güven. Gerçek, o sessizliğin kırıldığı yerde, Bromios’un ayak izlerinde gizlidir.
Şimdi git ve kendi dünyandaki "gümbürtüye" kulak ver. Otoritenin sessiz kurbanı olma, çünkü en parlak yıldırım, karanlığın en koyu olduğu anda çakandır.