Thesauros Mythology Brises

Brises

Brises

Lyrnessos rahibi, Akhilleus kızı Briseis’i kaçırınca kederinden canına kıyan, acılı bir baba ve trajik bir figürdür.

Lyrnessos’un surları, Apollon’un kutsal temsilcisi olan babasının iradesini koruyamamıştı; Akhilleus’un kılıcıyla şehre taşınan o meşum düzen, kentin sınırlarını ihlal ettiğinde Briseis’in kaderi de efendilerin insafına terk edildi. Bir hükümranlığın, bir başkasının mülkü üzerindeki soğuk zaferi, Brises’in kendi varlığına dair tüm yetkisini elinden alarak onu bir hiçliğe sürüklemişti. İktidarın keyfi bir kararla evlatlık bağını koparıp bir kadını ganimet hanesine işlemesi karşısında, babasının seçtiği tek çıkış yolu; boyun eğmenin imkansızlığını kanıtlayan nihai bir terk ediş oldu.
Silenos
Lyrnessos dediğin yer, öyle bizim buralar gibi neşeli bir bağ bozumu yeri değil; daha ziyade surların, rüzgarın ve biraz da hüzünlü deniz şarkılarının yurdudur. Orada, gökyüzü sakinlerinin en parlaklarından olan Apollon’un tapınağında bir rahip yaşardı. Bu rahibin kızı Briseis ise, güneşin ilk ışıkları vurduğunda sanki bir tanrıça nefesiyle uyanmış gibi taze ve vakur bir kızdı.

Gelgelelim dünya, o tatlı rüzgarların her zaman estiği bir yer değildir. Akhilleus, hani şu namı diğer "hızlı ayaklı" olan hırçın savaşçı, ordularıyla Lyrnessos’un kapılarına dayandığında işler değişti. O gün gökyüzü, kalkanların gürültüsünden utandı mı bilinmez ama Akhilleus, şehri yerle bir ederken önüne çıkan her şeyi aldı götürdü. Bunların arasında en dikkat çekenlerden biri, o güzel rahibin kızı Briseis’ti.

Briseis, bir anda babasının o huzurlu tapınağından koparılıp, büyük bir savaşın ortasındaki çadırların ve kan kokulu kılıçların arasına sürüklendi. İşte bu, hikayenin o insanın kalbini hafifçe burkan düğüm noktasıdır. Babası, yani o şerefli rahip, kızının gidişine ve kentinin yıkılışına öyle derin bir kederle gömüldü ki; geride kalan hiçbir şeyin o kederin ağırlığını kaldıramayacağını düşündü. Ne okyanusun bereketi ne de güneşin sıcaklığı teselli etti onu. En sonunda, o ağır kederi bir pelerin gibi omuzlarına doladı ve bu hayata, kendi elleriyle bir nokta koymayı seçti.

Akhilleus kazandığını sanıyordu elbet; savaşçıların huyu budur, ellerine geçen her parlak şeyi ganimet bilirler. Ama o kederin, o gözü yaşlı vedanın yükü, bir savaşın zaferinden çok daha ağırdır, bunu henüz bilmiyordu. Briseis, işte böyle bir fırtınanın ortasında, hem bir mahkum hem de bir destanın sessiz şahidi olarak tarihin sayfalarına adını kazıdı.

Görüyor musun evlat, insanlar bazen bir krallık kurmak için başkalarının dünyasını başlarına yıkarlar. Biz yaşlılar içinse dünya, şarabın tortusu gibi; dibe çöken her zaman o acı keder olur, üzerinde yüzen ise sadece hatırlanması gereken, bazen hüzünlü bazen de parıltılı hikayeler. Briseis’in hikayesi de işte öyle; bir yanıyla güneş, bir yanıyla gölgeli bir veda.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme