Gelin şöyle yanıma, biraz sokulun bakalım. Ateşin çıtırtısı bacaklarımı ısıtırken, size zenginliğiyle baş döndüren, sonra da hırsına yenik düşen bir soyun hikayesini anlatayım. Her şey, Miletos’un bereketli topraklarında, annesinin rüyasına güneş ışınlarının dolmasıyla başlayan o tuhaf çocukla, Brankhos’la açıldı.
Annesi daha o doğmadan rüyasında güneşin kendi boğazından girip, tüm bedenini gezip göbeğinden çıktığını görmüş. "Hayırdır inşallah" demiş biliciler ve ona boğaz anlamına gelen Brankhos adını vermişler. Çocuk büyüdükçe o kadar güzel, o kadar ışıl ışıl olmuş ki, gökyüzünün parlak sakini Apollon, ovada sürülerini otlatan bu delikanlıyı görünce hayran kalmış. Ona sadece güzellik değil, geleceği görme yetisini, yani bilicilik sanatını da bağışlamış.
İşte o gün, Didyma’daki o meşhur tapınağın temelleri atılmış. Brankhos’un soyundan gelenler, yani o meşhur Brankhosoğulları, öyle bir şöhrete kavuşmuşlar ki, krallar, tüccarlar, koca koca devlet adamları; Karadeniz’den Mısır’a kadar uzanan o büyük Miletos şehrinden gemilere atlayıp Panormos Limanı’na koşmuşlar. Kutsal yoldan yürüyüp Didyma’ya varınca, ellerinde hediyelerle bilicilerin kapısını çalmışlar. Ama şunu unutmayın çocuklar; her müşteri, duymak istediğini işitmek ister. Biliciler de ustalıklarını konuşturup, müşterinin nabzına göre şerbet vermişler. Miletos öyle zengindi ki, Perslerle savaşacakları zaman donanmalarını bile Didyma’nın hazineleriyle kurmayı hayal etmişlerdi.
Fakat gökyüzü sakinleri bazen kibri sevmez. Miletos, Perslerin eline geçip o güzelim şehir harabeye dönünce, Brankhosoğulları’nın o meşhur sadakati bir anda buharlaşıverdi. Tapınağın hazinelerini ve Apollon’un o devasa heykelini alıp, düşman kral Serhas’la birlikte İran’ın yolunu tuttular. Sanki Pers topraklarında huzur bulacaklarını sandılar.
Delfi’deki diğer biliciler ise bu olanları bir kenardan kıs kıs gülerek izliyordu. Hatta bir kehanetlerinde Miletos’un başına gelecekleri, sanki biraz da keyifle, şöyle haber vermişlerdi: "Ey düzenbaz Miletos, düşmanlarına güzel bir av olacaksın, saçlı sakallı savaşçıların ayaklarını senin kadınların yıkayacak!"
Sonra Büyük İskender çıkageldi. Anadolu’nun tozunu attıran o genç komutan, Miletos’a adım atar atmaz ilk iş olarak bu kaçkın Brankhosoğulları’nı bulup cezalandırdı. Kılıçlar çekildi, eski hesaplar kapandı.
Bakın, şimdi Didyma’ya gidin, o dev sütunların arasında yürüyün. Zamanın ve büyük bir depremin insafına kalmış o koca kalıntılara dokunun. İnsan eliyle kurulan imparatorluklar da, bilicilerin o süslü sözleri de gelip geçiyor; geriye sadece rüzgarın taşıdığı eski hikayeler ve o görkemli taşlar kalıyor. Ne dersiniz, biraz daha çay doldurayım mı size? Masal bu ya, dinledikçe insan kendini dünyanın sahibi sanıyor ama akşam olup ateş sönünce hepimiz sadece birer yolcuyuz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kendilerinden daha büyük, daha ulaşılmaz bir şeylere inanmaya bayılırlar. Bir kralın tahtına, bir tanrının kaşlarına ya da bir tapınağın taş duvarlarına... Oysa bu taşların ve altınların arkasında çoğu zaman, sadece kendi çıkarlarını korumak için sistemin dişlilerine yağ süren insanlar gizlidir. Bugün sana, Brankhos ve onun soyundan gelenler, yani Brankhidai hakkındaki o perdeli hakikati fısıldayacağım.
Dinle küçük yolcu; bir zamanlar Brankhos adında genç bir çoban varmış. Anlatılanlara göre Güneş tanrısı Apollon ona aşık olmuş ve ona bilicilik yetisi vermiş. İnsanlar, Didyma’daki o görkemli tapınağa akın etmişler. Krallar, tüccarlar, fetih peşinde koşan hırslı adamlar... Herkes, Brankhidai'nin ağzından çıkacak bir kehanetle kendi geleceğini garanti altına almak istiyormuş. Peki, biliciler ne yapıyordu dersin? Onlar, sadece tanrıların sesini mi duyuyordu? Hayır güzel evladım; onlar, "müşterinin" duymak istediği yalanları sanata dönüştüren birer tüccar gibiydiler. Güçlü olanın nabzına göre şerbet vermek, onların kutsal görevi haline gelmişti.
Şimdi biraz daha yakından bak, sevgili dostum; her şey bir gün değişti. Miletos düştüğünde ve o devasa yıkım kapıya dayandığında, bu "kutsal" biliciler ne yaptı sanıyorsun? Apollon’un altın heykelini ve tapınağın tüm hazinelerini alıp, düşman olan Pers kralı Kserkses’in ayaklarına serdiler. Kendi şehirleri alevler içinde kalırken, kendi halkları köleleştirilirken, onlar imparatorun sofrasına oturmayı seçtiler. Çünkü onlar için "kutsal olan", halkın kaderi değil, hazinenin güvenliğiydi.
Sonra, Aleksandros geldi. Kendini "uygarlık taşıyıcısı" olarak gören o büyük fatih, Brankhidai soyundan gelen herkesi, atalarından kalma o sadakatsizliğin bedelini ödetmek için kılıçtan geçirdi. Kendi güç gösterisi uğruna, bir başka gücün kurbanlarını yarattı. Ve tuhaf olan ne biliyor musun? Onların rakibi olan Delfi’deki biliciler, Miletos’un yıkımını adeta alkışlıyordu. Bir tapınak diğerinin yok oluşuna şarap kadehini kaldırıp kadeh tokuşturuyordu, çünkü "rekabet" denilen o soğuk oyun, insan hayatından daha değerliydi onlar için.
Küçük bilge, şunu unutma; Didyma’nın o devasa kalıntıları, sadece tanrıların ihtişamını değil, aynı zamanda insanların kendi hırsları uğruna nasıl sistemler kurup, sonra yine o sistemin altında nasıl ezildiklerini anlatır. İnsanlar birine "kutsal" demeden önce, o kişinin kimin çıkarına hizmet ettiğine bakmalı. Zira en karanlık sırlar, en parlak altınların altında saklanır.
Şimdi uyu bakalım, yarın uyandığında kime "kral" ya da "kutsal" dendiğine bir kez daha dikkatli bak. Belki de gördüğün sadece bir aynadır, evlat.