Thesauros Mythology Brankhos-Brankhosoğulları

Brankhos-Brankhosoğulları

Brankhos-Brankhosoğulları

Apollon’un gözdesi Brankhos, Didyma’da bilicilik ocağını kurdu. Ancak soyu, hazinelerini Perslere verince İskender’in gazabından kurtulamadı.

Didyma’daki Apollon tapınağı ve onun çevresinde kümelenen bilicilik kurumu, aslında Brankhos efsanesinin stratejik bir kurguyla inşa edilerek meşrulaştırıldığı, kutsal bir otorite tesis etme girişimidir. Miletoslu bir genç olan Brankhos’un hikayesi, annesinin gördüğü güneşli düşle mitolojik bir dayanak kazanmış; güneşin bedeninden geçişi, ona “boğaz” anlamına gelen ismini ve tanrısal bir ayrıcalığı bahşetmiştir. Apollon’un bu güzelliğe duyduğu tutku, ona geleceği görme yetkisini verirken, kurulan tapınak ve sonrasında Brankhosoğulları adıyla anılan kast, bilginin tekeline dayalı bir tahakküm mekanizmasına dönüşmüştür. Delfi’ye rakip bir nüfuz odağı haline gelen Didyma, Lydia kralı Kroisos’un cömert sunularıyla servetini katlamış, öyle ki tapınağın hazinesi Miletos donanmasının finansmanı haline gelecek kadar merkezi bir iktidar aygıtına bürünmüştür.

Karadeniz’den Mısır’a uzanan sömürge ağının en canlı limanı olan Miletos’un zenginliği, Panormos üzerinden Didyma’ya akan bir talep sarmalını da beraberinde getirmiştir. Kutsal yolun yolcuları olan devlet adamları ve tüccarlar, bilicilerin yönlendirmelerine muhtaçtılar; biliciler ise rıza üretme sanatının ustaları olarak, kehanetleri iktidarın beklediği menfaatler doğrultusunda manipüle etmeyi bir zorunluluk haline getirmişlerdi. Ancak Lade yenilgisiyle Miletos’un Persler tarafından yıkılması ve halkının köleleştirilmesi, bu kutsal tahakkümün kırılganlığını ortaya koydu. Brankhosoğulları, yerleşik düzenin çözüldüğü o anda, tapınak hazinesini ve Apollon heykelini Pers kralı Serhas’a teslim ederek hiyerarşinin sadık birer paydaşı olduklarını kanıtladılar ve Susa’ya sürüldüler.

Büyük İskender’in Anadolu’ya gelişi, bu işbirlikçi soyun sonunu hazırladı; fetihçi, öç alma adına şehirde kalan son Brankhosoğullarını kılıçtan geçirerek yeni bir hegemonya tesis etti. Delfi’nin Miletos’un yıkımını Argos’lulara haber vermesi ise, bilicilik merkezleri arasındaki rekabetin, rakip bir iktidarın tasfiyesinden duyulan hazla nasıl bütünleştiğini gösteren bir kehanet şiirinde billurlaştı. Miletos’un bir şölen sofrasına, kadınlarının ise birer köleye indirgendiği bu karanlık dizeler, rakip tapınağın yok oluşuna duyulan o kadim kıskançlığı da içinde barındırıyordu. Didyma, Pers savaşlarının ardından küllerinden doğarak Roma dönemine kadar varlığını sürdürdü, ancak antik dünyanın o dev kalıntıları bugün sadece, bir zamanlar bilginin efendiliğine soyunanların, tarihsel zorunlulukların altında nasıl öğütüldüğünü sessizce fısıldıyor.
Silenos
Gelin şöyle yanıma, biraz sokulun bakalım. Ateşin çıtırtısı bacaklarımı ısıtırken, size zenginliğiyle baş döndüren, sonra da hırsına yenik düşen bir soyun hikayesini anlatayım. Her şey, Miletos’un bereketli topraklarında, annesinin rüyasına güneş ışınlarının dolmasıyla başlayan o tuhaf çocukla, Brankhos’la açıldı.

Annesi daha o doğmadan rüyasında güneşin kendi boğazından girip, tüm bedenini gezip göbeğinden çıktığını görmüş. "Hayırdır inşallah" demiş biliciler ve ona boğaz anlamına gelen Brankhos adını vermişler. Çocuk büyüdükçe o kadar güzel, o kadar ışıl ışıl olmuş ki, gökyüzünün parlak sakini Apollon, ovada sürülerini otlatan bu delikanlıyı görünce hayran kalmış. Ona sadece güzellik değil, geleceği görme yetisini, yani bilicilik sanatını da bağışlamış.

İşte o gün, Didyma’daki o meşhur tapınağın temelleri atılmış. Brankhos’un soyundan gelenler, yani o meşhur Brankhosoğulları, öyle bir şöhrete kavuşmuşlar ki, krallar, tüccarlar, koca koca devlet adamları; Karadeniz’den Mısır’a kadar uzanan o büyük Miletos şehrinden gemilere atlayıp Panormos Limanı’na koşmuşlar. Kutsal yoldan yürüyüp Didyma’ya varınca, ellerinde hediyelerle bilicilerin kapısını çalmışlar. Ama şunu unutmayın çocuklar; her müşteri, duymak istediğini işitmek ister. Biliciler de ustalıklarını konuşturup, müşterinin nabzına göre şerbet vermişler. Miletos öyle zengindi ki, Perslerle savaşacakları zaman donanmalarını bile Didyma’nın hazineleriyle kurmayı hayal etmişlerdi.

Fakat gökyüzü sakinleri bazen kibri sevmez. Miletos, Perslerin eline geçip o güzelim şehir harabeye dönünce, Brankhosoğulları’nın o meşhur sadakati bir anda buharlaşıverdi. Tapınağın hazinelerini ve Apollon’un o devasa heykelini alıp, düşman kral Serhas’la birlikte İran’ın yolunu tuttular. Sanki Pers topraklarında huzur bulacaklarını sandılar.

Delfi’deki diğer biliciler ise bu olanları bir kenardan kıs kıs gülerek izliyordu. Hatta bir kehanetlerinde Miletos’un başına gelecekleri, sanki biraz da keyifle, şöyle haber vermişlerdi: "Ey düzenbaz Miletos, düşmanlarına güzel bir av olacaksın, saçlı sakallı savaşçıların ayaklarını senin kadınların yıkayacak!"

Sonra Büyük İskender çıkageldi. Anadolu’nun tozunu attıran o genç komutan, Miletos’a adım atar atmaz ilk iş olarak bu kaçkın Brankhosoğulları’nı bulup cezalandırdı. Kılıçlar çekildi, eski hesaplar kapandı.

Bakın, şimdi Didyma’ya gidin, o dev sütunların arasında yürüyün. Zamanın ve büyük bir depremin insafına kalmış o koca kalıntılara dokunun. İnsan eliyle kurulan imparatorluklar da, bilicilerin o süslü sözleri de gelip geçiyor; geriye sadece rüzgarın taşıdığı eski hikayeler ve o görkemli taşlar kalıyor. Ne dersiniz, biraz daha çay doldurayım mı size? Masal bu ya, dinledikçe insan kendini dünyanın sahibi sanıyor ama akşam olup ateş sönünce hepimiz sadece birer yolcuyuz.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme