Gelin bakalım küçük dostlarım, ateşin çıtırtısına yaklaşın. Akşamın serinliği çökerken, size öyle bir adamdan bahsedeyim ki; hani şu Yanar Taş var ya, hani kayaların arasından kendiliğinden alevler fışkıran o gizemli Lykia toprakları... İşte o ateş, aslında çok eski bir kavgadan, Bellerophontes’in nefesinden kalma bir izdir.
Bellerophontes, hani şu Sisyphos’un torunu olan, yiğit mi yiğit, güneşin doğuşu kadar parlak genç. Zamanında krallar kralı Proitos’un yanına sığınmıştı. Ama bazen kader, insanların birbirine olan güvensizliğiyle düğümlenir. Proitos’un karısı Anteia, bu yakışıklı gence göz koyup da beklediği karşılığı bulamayınca, zehirli bir dil kullanıp kocasının kulağına yalanlar fısıldadı. Krallar bazen misafirlerine kıyamazlar ama onları uzaklaştırmanın da yolunu bulurlar. Proitos, Bellerophontes’i eline kapalı bir mektup vererek, çok uzaklardaki kayınpederine, Lykia kralına gönderdi.
Ah, o mektup! İçinde ölüm fısıltıları yazılıydı. Bellerophontes, tanrıların korumasıyla yola çıktı, Ksanthos nehrinin kıyılarına vardı. Lykia kralı konukseverdi, dokuz gün boyunca şenlikler yaptı, kurbanlar kesti. Onuncu gün mektubu açtığında ne görsün? Damadı, bu genç yiğidin canını istiyordu! Ama kralın da eli kolu bağlıydı; kutsal misafir hakları kutsaldır, misafire el kalkmaz. O da kurnazca bir yol buldu: "Git," dedi, "şu Khimaira’yı hallet."
Khimaira mı? Hah! Bir düşünün; önü aslan, arkası yılan, ortası keçi olan, ağzından alevler saçan, başına bela bir yaratık. İnsan mı, tanrı soyundan mı belli değil! Ama Bellerophontes’te ne vardı biliyor musunuz? Gökyüzü sakinlerinin bahşettiği bir cesaret ve kanatlı atı Pegasos! Bazıları der ki Pegasos’u bir çeşme başında su içerken yakalayıverdi. O kanatlı atın sırtında bulutların üstüne çıktı, Khimaira’nın tepesine indi. O gün Lykia’nın dağlarında yer yerinden oynadı, toprak bile ateş kustu ama Bellerophontes kazandı.
Sonra neler yapmadı ki? Amazonlarla dövüştü, kralların kurduğu tuzakları tek başına bozdu. Lykia halkı onun yiğitliğine hayran kaldı, en güzel topraklarını ona hediye ettiler. Fakat dostlarım, kulağınıza küpe olsun: İnsan bazen başarıyla sarhoş olur. Gökyüzü sakinleri, insanların haddini aşmasından hiç hoşlanmazlar. Bellerophontes, atı Pegasos’un sırtında Olympos’un zirvesine kadar çıkabileceğini, tanrılara eş olabileceğini sandı. Zeus ise bu kibre karşı bir sinek gönderdi; atı ürküttü ve bizim yiğit, Aleion ovasına çakıldı.
Sonrasında mı? İnsanlardan kaçtı, yapayalnız kendi içine kapandı. Hani bazen içinizde bir sızı olur, kimse anlamaz ya; işte öyle. Oğlu İsandros’u, kızı Laodameia’yı kaybetti, acısı dağları aştı. Yine de bugün o topraklara gitseniz, o sönmeyen ateşlere baksanız, hala o büyük hikayenin fısıltısını duyarsınız.
İşte böyledir bu işler; insan bir gün göğe kanat çırpar, ertesi gün toprağa döner. Hadi bakalım, çanağınızdaki içeceği bitirin de biraz daha dinlenin, gece uzun...
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyi aç; masallarda anlatılmayan, kralların saraylarındaki o ağır perdelerin ardında saklanan bir sır var. Şarabımın son yudumunu yeryüzünün geçiciliğine adarken, sana Bellerophontes’i anlatayım. Ama unutma, duyduğun her "kahramanlık" öyküsü, aslında bir başkasının sessizliğe gömülüşüdür.
Bellerophontes, hani şu kanatlı at Pegasos’un üzerinde göklere meydan okuyan o genç adam... İnsanlar onu sadece Khimaira’yı, o aslan-keçi-yılan karışımı canavarı alt eden bir dev sanır. Oysa gerçek, sarayın soğuk taşlarında gizli. Proitos adında bir kral vardı; kendi hırsı, kendi korkusu olan bir adam. Karısı Anteia, Bellerophontes’i arzulamıştı, ancak genç adam bu oyuna gelmedi. Bir kadının reddedilmişlik sancısı, bir kralın otoritesini sarsma korkusuyla birleşince, Bellerophontes için "ölüm mektupları" yazıldı. Bir gencin hayatı, iki yetişkinin gururu arasında bir piyon gibi harcandı evlat.
Kral Proitos, kendi elini kana bulamamak için "konukseverlik" maskesini taktı. Bellerophontes’i, ölüme mahkum bir mektupla uzak diyarlara, Lykia’ya gönderdi. Krallar böyledir işte; başkalarının kılıcını kendi işlerini görmek için kullanırlar. Bellerophontes, Khimaira’yı öldürdü, sonra savaştı, sonra tekrar savaştı. Sistem onu durmaksızın bir sınava tabi tuttu. Çünkü güce sahip olanlar, kendilerinden üstün görünenleri ya kullanırlar ya da yok ederler.
Ve o meşhur son... Bellerophontes’in gurura kapılıp Pegasos ile Olympos’a çıkmaya çalışması, Zeus’u kızdırmış diyorlar. Sakın buna inanma küçük dostum! Zeus, kendi otoritesini sorgulayan, göğe el uzatan hiç kimseye tahammül edemezdi. Tanrılar ve krallar, "haddini bil" derken aslında kendi koltuklarının sarsılmamasını kastederler. Bellerophontes, kendi zihninin Aleion ovasında, tek başına, insanlardan uzakta "yiyip bitirdi" kendini. Yani sistemin dışına itildi, yalnızlığa mahkum edildi.
İnsanlar ona "kahraman" dediler, çünkü kendi yarattıkları o efsanevi tırnak içinde "kutsal" düzeni koruması gerekiyordu. Ama o, sadece birilerinin hırsları yüzünden oradan oraya savrulan, sonunda da yalnız bırakılan bir avareydi. Şimdi söyle bana, hangisi daha büyük bir canavar? Ateş saçan Khimaira mı, yoksa bir gencin hayatını bir mektupla kağıt üzerinde silen krallar mı?
Bu dünyada bazen en bilgece hareket, kralların savaş meydanlarından ve tanrıların oyunlarından biraz daha uzağa, kendi içindeki sessizliğe çekilmektir. Şarabım bitti, zihnim ise o eski Lykia yollarında, rüzgarın sesini dinliyor. Unutma evlat; başkalarının senin için yazdığı hikayeyi yaşama, kendi gerçeğini fısıldayarak yürü.