Thesauros Mythology Bellerophontes

Bellerophontes

Bellerophontes

Bellerophontes, Khimaira’yı alt eden cesur bir yiğitti. Pegasos ile göklere ulaşmaya çalışırken gururu yüzünden tanrıların gazabına uğrayıp yalnızlaştı.

Bellerophontes efsanesi, tıpkı Çıralı’nın yamacındaki Yanartaş’ın topraktan sızan gazla beslenip hiç sönmeyen o huzursuz kızıllığı gibi, zihinlerimizde canlılığını korumaya devam ediyor. Mavi yolculuğun duraklarından, Cenevizlilerin kadim korsan yataklarından geçip Olympos kentinin ak kumsallarına ulaştığınızda, bu coğrafyanın taşları arasında hala o mitik nefesin izi sürülür. Homeros’un *İlyada*’sının altıncı bölümünde, savaşın ortasında birbirine silah çeken Diomedes ve Glaukos’un, kan dökmeden evvel kökenlerini sorgulayıp birbirlerine yaslandıkları o kadim anlatı, iktidarın hükümranlık oyunlarını ve bir kahramanın bu çarklar içinde nasıl öğütüldüğünü gözler önüne serer.

Ephyre’nin, yani Korinthos’un o kurnaz hükümdarı Sisyphos’un soyundan gelen Bellerophontes, tanrısal bir ihtişamla donatılmıştı; ancak bir erkeğin güzelliği ve kudreti, egemenlerin nazarında her zaman bertaraf edilmesi gereken bir tehdit teşkil eder. Tiryns kralı Proitos, kendi iktidar alanında yarattığı bu tehdidi, karısı Anteia’nın iftirasıyla meşrulaştırarak bertaraf etmeye yeltendi. Kralın dokunulmazlık zırhına büründürdüğü "konukseverlik" kisvesi altında, aslında kendi kirli ellerini bulaştırmadan birini ölüme gönderme çabası, yönetilen üzerindeki tahakkümün en rafine halidir. Proitos, Bellerophontes’i katlanmış tabletler içindeki ölüm fermanıyla, bir başka hükümranın, Lykia kralının kapısına, bir kıyım aygıtı olarak postaladı.

Lykia kralı, konukluk ritüelleriyle oyaladığı Bellerophontes’e, aslında krallığın bekası için "istenmeyenleri" yok ettirme görevini yükledi. Khimaira, Solymolar ve Amazonlar; hepsi de düzenin sınırlarını korumak adına çizilen bu kanlı rotada birer piyon gibi harcandı. Bellerophontes, atı Pegasos ile göklerin derinliklerine cüret ettiğinde, aslında iktidarın ona bahşettiği "yüceliğin" sınırlarını aştığı an, tanrısal öfkeyle cezalandırıldı. İktidar, kendi eliyle yarattığı kahramanı, yarattığı düzeni bozmaya kalkıştığı anda Aleion ovasının yalnızlığına terk etti.

Bellerophontes’in öyküsü, kazara işlenen bir suçtan kaçışla başlayıp, kralların mektuplarıyla yönetilen, evlatların babalarının hırslarıyla silaha sarıldığı bir itaat döngüsüne dönüşür. Akhilleus’un öfkesini anımsatan o kadim soyluluk iddiası, aslında savaşçıların birer araç olduğu, Hekabe’nin yas tuttuğu bir yıkım tarihidir. Kirke’nin belirsizliğinden uzak, net bir sonla; tanrılarca dışlanan, yeryüzünün ücra köşesinde kendi içsel yabaniliğinde boğulan bir adamın mirasıdır bu. Bugün Çıralı’da yanan ateş, sadece doğanın bir lütfu değil, aynı zamanda iktidarın tahakkümü altında ezilen, kendi yolunu çizmeye çalışan ama nihayetinde egemenlerin çizdiği sınırlara hapsolan o kadim insanlık trajedisinin hiç sönmeyen közüdür.
Silenos
Gelin bakalım küçük dostlarım, ateşin çıtırtısına yaklaşın. Akşamın serinliği çökerken, size öyle bir adamdan bahsedeyim ki; hani şu Yanar Taş var ya, hani kayaların arasından kendiliğinden alevler fışkıran o gizemli Lykia toprakları... İşte o ateş, aslında çok eski bir kavgadan, Bellerophontes’in nefesinden kalma bir izdir.

Bellerophontes, hani şu Sisyphos’un torunu olan, yiğit mi yiğit, güneşin doğuşu kadar parlak genç. Zamanında krallar kralı Proitos’un yanına sığınmıştı. Ama bazen kader, insanların birbirine olan güvensizliğiyle düğümlenir. Proitos’un karısı Anteia, bu yakışıklı gence göz koyup da beklediği karşılığı bulamayınca, zehirli bir dil kullanıp kocasının kulağına yalanlar fısıldadı. Krallar bazen misafirlerine kıyamazlar ama onları uzaklaştırmanın da yolunu bulurlar. Proitos, Bellerophontes’i eline kapalı bir mektup vererek, çok uzaklardaki kayınpederine, Lykia kralına gönderdi.

Ah, o mektup! İçinde ölüm fısıltıları yazılıydı. Bellerophontes, tanrıların korumasıyla yola çıktı, Ksanthos nehrinin kıyılarına vardı. Lykia kralı konukseverdi, dokuz gün boyunca şenlikler yaptı, kurbanlar kesti. Onuncu gün mektubu açtığında ne görsün? Damadı, bu genç yiğidin canını istiyordu! Ama kralın da eli kolu bağlıydı; kutsal misafir hakları kutsaldır, misafire el kalkmaz. O da kurnazca bir yol buldu: "Git," dedi, "şu Khimaira’yı hallet."

Khimaira mı? Hah! Bir düşünün; önü aslan, arkası yılan, ortası keçi olan, ağzından alevler saçan, başına bela bir yaratık. İnsan mı, tanrı soyundan mı belli değil! Ama Bellerophontes’te ne vardı biliyor musunuz? Gökyüzü sakinlerinin bahşettiği bir cesaret ve kanatlı atı Pegasos! Bazıları der ki Pegasos’u bir çeşme başında su içerken yakalayıverdi. O kanatlı atın sırtında bulutların üstüne çıktı, Khimaira’nın tepesine indi. O gün Lykia’nın dağlarında yer yerinden oynadı, toprak bile ateş kustu ama Bellerophontes kazandı.

Sonra neler yapmadı ki? Amazonlarla dövüştü, kralların kurduğu tuzakları tek başına bozdu. Lykia halkı onun yiğitliğine hayran kaldı, en güzel topraklarını ona hediye ettiler. Fakat dostlarım, kulağınıza küpe olsun: İnsan bazen başarıyla sarhoş olur. Gökyüzü sakinleri, insanların haddini aşmasından hiç hoşlanmazlar. Bellerophontes, atı Pegasos’un sırtında Olympos’un zirvesine kadar çıkabileceğini, tanrılara eş olabileceğini sandı. Zeus ise bu kibre karşı bir sinek gönderdi; atı ürküttü ve bizim yiğit, Aleion ovasına çakıldı.

Sonrasında mı? İnsanlardan kaçtı, yapayalnız kendi içine kapandı. Hani bazen içinizde bir sızı olur, kimse anlamaz ya; işte öyle. Oğlu İsandros’u, kızı Laodameia’yı kaybetti, acısı dağları aştı. Yine de bugün o topraklara gitseniz, o sönmeyen ateşlere baksanız, hala o büyük hikayenin fısıltısını duyarsınız.

İşte böyledir bu işler; insan bir gün göğe kanat çırpar, ertesi gün toprağa döner. Hadi bakalım, çanağınızdaki içeceği bitirin de biraz daha dinlenin, gece uzun...

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme