Gel şöyle otur bakalım, şuraya, zeytin ağacının gölgesine... Bak, omuzların dik dursun, anlatacaklarım öyle alelade bir masal değil, kökleri Nil’in çamuruna kadar uzanan koca bir soy ağacıdır.
Zamanın tozlu sayfalarını aralarsak karşımıza Poseidon çıkar; hani şu denizlerin altındaki sarayında fırtınaları yöneten, üç çatallı asasıyla yerin altına titreme getiren o koca gökyüzü sakini. İşte o Poseidon, Libya adında dünya güzeli bir nympha ile yolları kesişince, ortaya iki erkek kardeş çıkmış: Biri Agenor, diğeri de bugün hikayesini anlatacağım Belos.
İkiz olmalarına ikizlerdi ama kaderleri onları daha beşikteyken farklı yönlere savurdu. Agenor, "Ben rotamı güneşin battığı yere, Suriye topraklarına çevireceğim," dedi ve göçüp gitti. Belos ise öyle kolay kolay yerinden kıpırdamaya niyetli değildi. O, Nil’in bereketli sularının kucakladığı Mısır’da kalmayı seçti. Toprağın kokusunu, ırmağın nazlı akışını sevmişti bir kere.
Belos, Mısır’a iyice yerleşince kendine uygun, zarif bir eş aradı. Gönlünü Nil ırmağının kızı olan güzel Ankhihoe’ye kaptırdı. Öyle bir evlilikti ki bu, sanki nehrin ta kendisiyle birleşmek gibiydi. Günler birbirini kovaladı, güneş doğup battı ve bu birliktelikten iki çocuk dünyaya geldi: Aigyptos ve Danaos.
Onları görürdün; tıpkı babaları gibi, kanlarında denizlerin hırçınlığı ve Nil’in dinginliği taşıyan iki genç adam... Ama bilirsin, hayat bazen bir şarap kadehindeki tortu gibi dibe çöküverir; huzurlu günlerin ardından büyük çekişmeler, büyük kavgalar gelir. Babaları Belos, Mısır’ın görkemli tahtında huzurla yaşayıp giderken, çocuklarının gelecekte nasıl koca bir dünyaya nam salacaklarından, aralarındaki o çetin düğümün nasıl çözüleceğinden habersizdi.
İşte böyle evlat, antik dünyada her şey bir nehrin akışı gibidir; başlarsın bir yerden, sonra bakarsın ki o küçük başlangıçlar koca denizlere, koca destanlara dönüşmüş. Şimdi, hadi bakalım, güneş iyice yükseldi. Git biraz oyun oyna, zihnini dinlendir; zira bu toprakların daha anlatacak çok hikayesi, çözülecek çok düğümü var.
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş bir sır var... Gel, dizlerimin dibine otur. Şu elimdeki kadehte kalan birkaç damla şarabın neşesiyle, sana kralların soy ağaçlarında gizlenen o karanlık düğümleri çözeyim. Herkesin "büyük kral" diye alkışladığı isimlerin, aslında kendi hırslarının kölesi olduğunu bilmen gerek.
Silenos'un Bildiği Gizli Gercekler: Belos’un Gölgesi
Bak küçük dostum, çoğu kişi Belos’u Mısır’ın görkemli tahtında oturan, güçlü bir hükümdar olarak tanır. Poseidon ve Libya’nın oğlu... İsimler, unvanlar, altın yaldızlı zırhlar... Ama hiç kimse sormaz: O topraklar kime aitti? Belos, oraya bir "fatih" olarak çöktüğünde, Nil ırmağının kızı Ankhihoe’nun buna gerçekten rıza gösterip göstermediğini hiç düşündün mü? Tarih, güç sahiplerinin evliliklerini bir fetih haritası gibi çizer; oysa o sarayların duvarları arkasında, kendi kaderini seçemeyenlerin derin bir sessizliği gizlidir.
Bak güzel evladım, dünya düzeni böyledir; birileri Agenor gibi uzak kıyılara gidip kendi krallığını kurar, birileri de Belos gibi olduğu yere hükmeder. Ama asıl trajedi, bu babaların kendi çocuklarını bile birer piyon gibi kullanmasıdır. Belos’un ikiz oğulları Aigyptos ve Danaos’a bak... Babalarının onlara bıraktığı miras, toprak ya da altın değil; çözülmez bir rekabet ve kan davasıydı. Belos, gücü elinde tutmak için öyle bir oyun kurmuştu ki, evlatları büyüdüğünde birbirine diş bileyen iki düşman haline geldiler. Sistem böyle işler; en tepedeki kişi, kendisinden sonra gelenlerin hayatını daha en baştan, hırsıyla düğümler.
Dinle beni yetişkin evladım; güç dediğin şey, aslında üzerine basarak yükseldiğin insanların gözyaşlarıdır. Belos'un Mısır'da hüküm sürdüğü o yıllarda, kaç kişinin hakkı o sarayın bahçelerinde yitip gitti? Krallar, kendilerini tanrı soyundan gelmiş gibi anlatırlar ki, bizler onların hata yapabileceğini asla düşünmeyelim. Ama ben gördüm; kralların elleri de en az bizimkiler kadar kirli, yürekleri de en az bizimkiler kadar korkaktır.
Şimdi şunu aklında tut: Belos bir isimdir, bir tarih kesitidir. Ancak asıl gerçek, onun tahtının altında ezilen o isimsiz insanların hikayesidir. Yarın biri sana kralların ne kadar bilge olduğunu anlatırsa, sadece gülümse ve o tahtın aslında ne üzerine inşa edildiğini sor. Çünkü her gerçek, sorgulanan her otorite ile biraz daha gün yüzüne çıkar.