Bakın bakalım, gözlerinizdeki o merak pırıltısını görebiliyorum. Şimdi arkanıza yaslanın, zeytin ağacının gölgesindeki bu serinliği soluyun. Size uzak zamanların, hırçın rüzgarların ve unutulmuş bir kıyının hikayesini anlatacağım.
Bithynia dediğimiz o bereketli toprakları, Karadeniz’in o gri, köpüklü sularına bakan kıyıları bilir misiniz? İşte oralarda, vaktiyle Bebrykler denen bir boy yaşardı. Öyle sıradan insanlar sanmayın onları; çelik gibi kasları, dağ taş dinlemeyen inatçı bir yapıları vardı. Ama başlarında öyle biri vardı ki, hikayenin düğümü de burada başlıyor: Amykos.
Amykos, Poseidon’un öz evladıydı. Denizlerin o koca yürekli ama bir o kadar da sert efendisi, ona muazzam bir güç bahşetmişti. Ama Amykos, bu gücü bir bilgelik pınarı gibi kullanmak yerine, etrafına korku salan bir sopa gibi kullanmayı seçti. O devasa cüssesiyle limana gelen her gemiyi durdurur, yolcuları zorla boks maçına davet ederdi. "Benimle eldivenleri tokuşturmadan bu kıyıdan geçemezsiniz!" diye gürlerdi gökyüzü sakinlerine kafa tutarcasına.
Bebrykler, bu kralın arkasında, tıpkı bir fırtınanın önündeki kum taneleri gibi savrulur giderlerdi. Kral ne derse o! Kendi topraklarında adeta bir hapishane kurmuş, gelen geçeni o sert yumruklarıyla yıldırır olmuşlardı. Bir düşünün; o güzelim sahilin huzuru, bir adamın kibrine kurban gitmişti.
İşin aslı, bu dünya bazen tam da böyle işte. Gücü elinde tutan, onu bir kalkan gibi değil de bir mızrak gibi kullanmaya kalkınca, eninde sonunda karşısına o mızrağı kıracak bir başkası çıkıyor. Ama o günleri, o hırçın denizin kıyısında yaşanan arbedeleri başka bir zamanın demli sohbetine saklayalım. Şimdilik bilin ki, Bithynia’nın hırçın çocukları olan Bebrykler, bir kralın gölgesinde hem güçle parladılar hem de o gücün ağırlığı altında ezildiler.
Haydi bakalım, şimdi biraz sessizlik. Rüzgarın sesini dinleyin; belki o kıyılarda hala Amykos’un öfkesinden geriye kalan bir fısıltı duyarsınız. Başka ne öğrenmek istersiniz küçük dostlarım? Mitlerin tozlu sayfalarında daha çok macera var.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, yaşlı dostum; masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş o eski yalanların arkasında saklanan bir sır var... Gel, yanıma otur. Şu kadehimdeki şarabın kokusu, insanın zihnini berraklaştırır, tıpkı hakikatin en sert yüzü gibi.
Anadolu’nun sisli yamaçlarında, Bithynia denen o kadim topraklarda Bebryk’ler yaşardı. Hikayeciler onları anlatırken, sanki bir kabilenin ötesinde, sadece kaba kuvvetin hüküm sürdüğü bir gölge gibi tarif ederler. Oysa gerçeği duymak ister misin güzel çocuk? O topraklarda, kendi kurallarını koyan, yabancıya kapısını açmak yerine onu boyunduruk altına almayı "düzen" sanan bir zorba vardı: Amykos.
Amykos, kendini o toprağın mutlak sahibi sanırdı. Güç, onun gözlerini öyle kör etmişti ki, kendi boyunu bile birer piyon gibi kullanırdı. İnsanları, sadece kendi hırsı olan o sözde "kahramanlık" oyununda birer basamak olarak görürdü. O, kralların o pek sevdiği o meşhur "sistem"in küçük bir prototipiydi; güç sahiplerinin, zayıf olanı kendine benzetmek için nasıl yonttuğuna dair bir kanıt. Oysa Bebryk halkı, aslında kendi seslerini çoktan yutmuş, korkunun sessizliğine gömülmüş bir topluluktu. Bir kralın kaprisi, koca bir halkın kaderini o diktatörün kaslı kollarına teslim etmeye yetmişti.
Güçlü olan, her zaman "doğru" olan değildir, minik yolcu. Bazen en büyük gürültü, en boş kafadan çıkar. Tarih kitapları Amykos’un ne kadar yenilmez olduğundan bahseder ama kimse onun korkularını yazmaz. O, aslında kendi kurduğu hapishanenin ilk mahkumuydu. Başkalarını sindirerek ayakta kalabileceğine inandırılmıştı. İktidar denen o zehirli tat, insanı önce kendi kardeşinden koparır, sonra da toprağından eder.
Şimdi şunu düşün; bir hükümdar neden insanların birbirine saygı duymasından değil de, birbirine hükmetmesinden beslenir? Çünkü evlat, düzen dedikleri şey, bazen sadece bir kişinin daha rahat uyuyabilmesi için binlerce kişinin uykusunu kaçırmaktır. Amykos ve onun Bebryk’leri, tarihin tozlu sayfalarında birer ibretlik hikaye olarak kalsalar da, aslında her çağda karşımıza çıkan o otorite tutkusunun birer yankısıdırlar.
Gerçeğin yüzü biraz soğuktur, evlat. Ama onu bilmek, kralların önünde baş eğmekten çok daha özgürleştiricidir. Unutma, en büyük güç, birine boyun eğdirmek değil, kendi aklınla ayakta kalabilmektir. Hadi şimdi, şu bilgece neşenin tadını çıkar, çünkü yaşamın kendisi, kralların kurallarından çok daha derin bir gizemdir.