Thesauros Mythology Baukis

Baukis

Baukis

Philemon ile ömür boyu süren bir aşkla bağlı, yaşlılığında tanrıları ağırlayıp onurlandırılmış ve sonunda bir ağaca dönüşerek birleşen sadık eş.

Philemon ile paylaştığı mütevazı çatının altında, tanrısal misafirperverliğin sadeliğiyle ömür süren Baukis; varlığını, dış dünyanın hiyerarşik ihtişamından azade kılmış bir kadındır. Onların kurduğu bu izole yaşam, aslında otoritenin sınırlarını çizen ve itaat beklentisiyle kurgulanmış ilahi yasaların gölgesinde, sessiz bir direnişin alanıdır. Evin içindeki o değişmez düzen, iktidarın gözünün değemediği bir sadelikle korunurken, kaderlerini belirleyen tanrısal elin sunduğu ağaç olma lütfu bile, aslında bu teslimiyeti ebedileştiren bir tahakküm nişanesidir. Baukis, Philemon ile birlikte, ne bir kul olmanın ağırlığını ne de bir buyruğun gölgesini hissetmeyerek, varlığın kök saldığı toprakta, kendinden başka bir efendi tanımayan o anarşik huzurun tekil örneğidir.
Silenos
Hadi, ateşin biraz daha yakınına gel evlat. Ayaklarını uzat, şu yaşlı ihtiyarın yanına biraz kıvrıl. Sana anlatacağım hikaye, koca koca saraylardan, altın yaldızlı kalkanlardan ya da gökyüzü sakinlerinin o bitmek bilmeyen kavgalarından biraz farklı. Bu, iki insanın, Philemon ve Baukis’in hikayesi.

Philemon ile Baukis, Frigya topraklarında, küçücük, çatısı sazdan, duvarları çamurdan bir kulübede yaşarlardı. Zengin değillerdi belki; hatta o zamanlar "yoksulluk" denince akla ilk gelenler onlardı. Ama evlat, kalpleri öyle bir genişti ki, o küçücük kulübeye sığmazdı.

Bir gün, gökyüzü sakinlerinden Zeus ile Hermes, insan kılığında yeryüzüne indiler. Kapı kapı dolaşıp "Bize bir yer verin, biraz aş verin" dediler. Ama nerede o eski misafirperverlik? Herkes kapısını çarparak yüzlerine kapattı. Ta ki Philemon ve Baukis’in o derme çatma kulübesine gelene kadar.

Baukis, üzerinde yamalı bir önlükle karşıladı onları. Philemon hemen bir tabure çekti; üstüne yumuşak bir post serdi. Kadıncağız, bahçesinden topladığı yeşillikleri, küplerindeki o hafif, ferahlatıcı içeceği, toprak kaplarda pişirdiği sebzeleri hemen sofraya dizdi. Sofraları mütevazıydı ama içindeki sevgiyle ziyafet sofralarına bedeldi.

Yaşlı çift, misafirlerinin kadehlerindeki içecek hiç eksilmedikçe şaşkına döndüler. Bir baktılar ki, kadehler kendiliğinden doluyor! O an anladılar; karşılarında duranlar ölümlü değil, gökyüzünün kudretli sakinleriydi. Korkudan değil, saygıdan diz çöktüler. Hatta bahçelerindeki o tek kazı kesip yemek yapmaya kalktılar ki, gökyüzü sakinleri onları durdurdu: "Durun," dedi Zeus, "iyiliğinizin ödülü, bu şehre bir ders olsun. Siz bizimle gelin, yüksek yerlere çıkın."

Şehir bir anda sular altında kaldı, her yer battı ama o küçük kulübe, Philemon ve Baukis’in evi, mermerden sütunları olan altın bir tapınağa dönüştü. Tanrılar onlara bir dilek hakkı sundu. Philemon ve Baukis birbirlerine baktılar; bir ömür boyu el ele vermişlerdi, o an tek dilekleri vardı: "Bizi birbirimizden ayırma," dediler. "Aynı anda gidelim bu dünyadan."

Zaman geçip saçları beyazdan gümüşe döndüğünde, kapının önünde dururken Philemon’un ayakları kök salmaya başladı, Baukis’in dalları filizlendi. Biri meşe, biri ıhlamur oldu. Hala o tepede, rüzgar estikçe birbirine fısıldayan iki ağaç olarak dururlar.

İşte böyle çocuk; bazen en büyük hazineler altınlarda değil, paylaşılan bir tas çorbada ve hiç bırakılmayan bir elde saklıdır. Şimdi, uykun gelmiş olmalı. Kapat gözlerini, belki rüyanda o ağaçların hışırtısını duyarsın.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme