Ah, gelin şöyle oturun bakalım. Dizlerim biraz sızlıyor ama sizin o meraklı gözlerinizi görünce tüm yorgunluğum uçup gidiyor. Hadi, size bir zamanlar yaşamış, ağzından çıkanı kulağı duymamış o meşhur ihtiyarın, yani Battos’un hikayesini anlatayım.
Eskiden, daha dünya gençken, yolların ve kurnazlıkların efendisi Hermes, Apollon’un o meşhur sığırlarını bir güzel otlağından "ödünç almıştı". Hayvanları dağdan bayıra sürerken karşısına Battos çıktı. Bizim Battos, öyle pek akıllı bir adam değildi, ne göreceğini bilmeyen cinsten bir ihtiyardı. Hermes, hemen yanına gidip fısıldadı: "Bak ihtiyar, şurada gördüğün sığırları bir güzel sakladım. Eğer kimseye 'Şu tarafa gitti' demezsen, sana harika bir düve hediye edeceğim. Söz mü?"
Battos başını salladı, ağzına fermuar çekmiş gibi durdu. Ama gökyüzü sakini Hermes, içindeki o bitmek bilmeyen şüpheyle geri döndü. Kılık değiştirdi, sanki o sığırları arayan şaşkın bir yolcuymuş gibi yapıp sordu: "Yahu, buralardan sığırlar geçti mi? Gördün mü hiç?"
İşte o an, Battos’un açgözlülüğü, dilinin önündeki o barajı yıktı. "Gördüm tabii!" dedi, "Şu tepenin ardına gizlediler!"
Ah, zavallı Battos! Bir gökyüzü sakiniyle pazarlık edilmeyeceğini, hele ki ona yalan söylenmeyeceğini henüz öğrenmemişti. Hermes, öfkeyle parmağını ona doğru salladığında, Battos’un ayakları yere kök saldı, derisi taş gibi sertleşti. Bir anda, oradaki koca bir kayaya dönüştü. Orada öylece, sessizliğin bedelini ödeyerek dikilip kaldı.
Ama durun, hikaye burada bitmiyor! Bir de bu ismin başka bir sahibi var. Aristoteles –ya da bazıları Aristaios der– adında genç bir adam vardı. Bu delikanlı aslında krallar gibi soyluydu ama dili bir türlü dönmez, kekeler dururdu. "Battos" kelimesi, bir yerlerde "kral" demekti ama bizim çocukta bu isim, kekemeliğiyle alay etmek için kullanılırdı.
Genç Aristoteles, Libya topraklarına gitti, orada Kyrene adında koca bir şehir kurdu. Ve tuhaf bir şey oldu; şehri kurup da krallık tacını başına taktığı gün, dili bir mucize eseri çözülüverdi! Kekemeliği gitti, sesi gür bir şelale gibi akmaya başladı. Halkı artık ona sadece "Kral" dedi, o da eski lakabını, yani Battos’u bir onur nişanı gibi taşıdı.
Görüyor musunuz? İnsan ya bir kaya olup sessizliğe gömülür ya da dilini çözüp koca bir şehir kurar. Seçim, tıpkı içtiğiniz şu taze su ile fıçıdaki şarap arasındaki fark kadar basit. Hadi, şimdi gidin de biraz oyun oynayın; unutmayın, dilinize hakim olun ki, bir gün aniden kayaya dönüşmeyin!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, kulağını yaklaştır... Masallarda anlatılmayan, o parıltılı sarayların tozlu raflarına saklanan bir sır var. Büyüklerin "tanrısal adalet" dedikleri şeyin, aslında nasıl da basit bir korkunun ve kibrin ürünü olduğunu sana fısıldayayım.
Bir zamanlar, dağ yamaçlarında hayatını sürdüren Battos adında bir ihtiyar vardı. İnsanlar ona sadece kekeme olduğu için, dili dönmediği için "Battos" dediler; oysa belki de o, duyduklarının ağırlığı altında ezildiği için susuyordu. Bir gün, hilekar Hermes, tanrıların krallarının sofrasından aşırdığı sığırlarla dağın yamacından geçti. Korkak bir tanrı, bir ihtiyarı rüşvetle susturabileceğini sandı. Bir düve karşılığında sessizlik satın aldı. Ama evlat, güç sahipleri her zaman iki yüzlüdür; Hermes kılık değiştirip geri döndüğünde, ihtiyarı dürüstlüğü için cezalandıracak bir bahane arıyordu. Ve Battos, o basit insan, gördüğü gerçeği söylediği için taşa çevrildi. Bilgece bir neşeyle içtiğim şarabımdan bir yudum alırken şunu düşünürüm hep: Bir tanrının "hata" dediği şey, aslında sadece güçsüz birinin konuşma hakkını kullanmasıdır.
Dinle sevgili evladım, tarih dediğin kitaplar, kazananların kaleminden dökülen kurgulardır.
Kelimeleri dolanan, sesi sistemin kulaklarına pürüzlü gelen Battos, aslında bir kralın ruhunu taşıyordu. Kyrene’yi kuran o adam, Aristoteles ismiyle doğmuştu ama herkes ona lakabıyla seslenmeyi seçti; onu eksik, onu kusurlu kılmak istediler. Oysa Libya dilinde Battos, sessizce "kral" demekmiş. Sistemin "kekeme" diyerek aşağıladığı birinin, aslında kendi halkının sesi olduğunu anlamaları ne kadar da uzun sürdü? Şehrini kurduğunda o dilin çözüldüğünü söylerler; çünkü artık bir tanrının ya da otoritenin emriyle değil, kendi halkının onuruyla konuşuyordu.
Yani, benim bilge evladım; insanlar sana birinin "eksik" olduğunu söylediğinde, aslında sadece onun sesini susturmaya çalıştıklarını hatırla. Gerçekler, taşlara hapsedilmeye çalışılsa bile, hep bir yerlerden fışkırır.