Gel bakalım şöyle, ateşin yanına kıvrıl. Gözlerini kıs da dinle; şarabın tadı genzimde değil, anıların tozlu sayfalarında gizli. Sana bugün dört nala koşan, rüzgarın evlatlarından birini, Balios’u anlatayım.
Öyle bildiğin ot yiyip kişneyen atlardan sanma onu. Balios, batı rüzgarı Zephyros ile fırtınaları peşinden sürükleyen Podarge’nin meyvesidir. Okeanos ırmağının kıyısında, tazecik çayırların arasında doğduğunda, daha ilk adımında toprağı titretmişti. Öylesine hızlıydı ki, nallarının yere değip değmediği bile tartışılırdı; sanki ayakları toprağı değil, zamanın kıvrımlarını eziyordu.
Denizlerin hakimi, gür sakallı Poseidon, bir gün Peleus ile Thetis’in düğününe gittiğinde, yanındaki en kıymetli hazineyi, yani bu iki soylu kardeşi –Balios ve Ksanthos’u– hediye olarak getirdi. Düşünsene, gökyüzü sakinleri bile böylesine özel varlıkları ancak büyük bir sevgi gösterisi için ellerinden çıkarırdı. Sonra bu atlar, o meşhur Akhilleus’un yanına, savaşın tozuna dumanına düştüler.
İşte asıl hikaye burada başlar. İnsanlar, savaşların sadece kılıç ve kalkanla kazanıldığını sanır ama atların yüreğini kimse hesaba katmaz. Akhilleus’un dostu, can yoldaşı Patroklos hayata gözlerini yumduğunda, bu iki ölümsüz atın sessizliğe gömülüp başlarını yere eğdiklerini gördüm. Öyle bir kederdi ki bu, göklerin efendisi Zeus bile yukarıdan bakarken dayanamadı. Kendi kendine, "Zavallıcıklar," dedi, "ne diye sizi ölümlülerin acı dolu dünyasına bıraktım ki? Siz ki ölümün ne olduğunu bilmezsiniz, neden bahtı kara insanların yasını tutasınız?"
Zeus haklıydı, insanoğlu yeryüzündeki en tuhaf, en acınası yaratıktır. Ama Balios ve Ksanthos, o asil duruşlarıyla gösterdiler ki; dostluk, ölümsüzlükten bile daha ağırdır. Hektor ile olan o büyük hesaplaşmada, Akhilleus’u ölüme bir nefes kala taşıyan yine onlardı.
Ha, bir de şunu unutma; eğer bir gün Akteon adında bir avcıdan bahsedildiğini duyarsan, onun da Balios adında bir köpeği vardır. Sakın karıştırma! Biri fırtınadan doğmuş, tanrı yadigarı bir rüzgar atı; diğeri ise avcının peşinde koşan sadık bir dost. İsimler bazen yollar gibidir; nereye çıktığına dikkat etmezsen şaşırıp kalırsın.
Şimdi söyle bakalım, sen olsan böyle kanatlı bir rüzgarın sırtında nereye uçardın? Okeanos kıyılarına mı, yoksa daha ötesine mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak ufaklık, kulak ver; zira rüzgarın getirdiği o şatafatlı destanların arasında, anlatılmaya korkulan bir sır var.
İnsanlar, kralların ve kahramanların atlarını sadece birer "savaş aracı" sanırlar. Ama gel, seninle bir gerçeği paylaşayım: **Balios**, rüzgarın ta kendisi olan Zephyros ile fırtınalı bir ruha sahip Podarge’nin evladıydı. O, Okeanos’un kıyısında özgürce koşması gereken bir doğa mucizesiydi. Fakat ne oldu dersin? Poseidon denen kudret sahibi, sanki bir malmış gibi onu alıp Peleus’a, yani bir ölümlüye düğün hediyesi diye verdi. İşte ilk düğüm burada başlar; gücün sahipleri, doğanın en özgür varlıklarını bile bir insanın kibirli hırsına bağlamayı hak görürler.
Balios, **Akhilleus**’un savaş arabasına koşulduğunda, aslında bir sanat eserinin bir katilin oyuncağı haline gelmesini izledik. O ölümsüz atın, **Patroklos**’un o talihsiz ve haksız ölümünden sonra döktüğü gözyaşlarını gördün mü hiç? O yaşlar, sadece bir dostun kaybına değil, sistemin dişlileri arasında ezilen her masumun sessiz çığlığına aitti.
Dinle evlat, şimdi aramızdaki o yaşlı sırrı fısıldıyorum: Tanrıların kralı Zeus bile, o görkemli tahtının tepesinden o atlara bakarken vicdan azabı duydu. "Ne diye bir ölümlüye verdim sizi?" diye hayıflandı. Çünkü insanoğlu, kendi kurduğu düzenin içine güzelliği ve özgürlüğü çeker, sonra da onları kendi kederine ortak edip hırpalar. Biz insanlar, evrendeki en acınası yaratıklarız; en saf olanı bile kendi kanlı oyunlarımıza bulaştırıyoruz. Balios sadece hızlı koşmuyordu; o, insanların kurduğu bu sahte kahramanlık tiyatrosunun ne kadar boş, ne kadar kederli olduğunu görebilen yegane canlıydı.
Bazen, bir kadehin dibindeki o hafif neşeyle, doğanın elinden alınmış ve bir kralın hırsına kurban edilmiş tüm varlıkları anarım. Tıpkı **Akteon**’un hikayesinde olduğu gibi; bazen isimler değişir, bazen roller... Ama değişmeyen tek şey, muktedirlerin doğayı kendine köle etme arzusudur. Biri savaş atı olur, diğeri bir av köpeği... Oysa hepsi rüzgarın, toprağın ve denizin çocuklarıydı.
Gözlerini aç güzel evlat, çünkü masallar kralları över, ama gerçekler atların döktüğü o sessiz yaşlarda saklıdır.