Thesauros Mythology Bakkha'lar

Bakkha'lar

Bakkha'lar

Dionysos’un izinde, dağlarda kendinden geçen, doğayla bütünleşen ve thyrsoslarıyla vahşi gücü kutsayan coşkulu kadınlar alayıdır Bakkha'lar.

Dionysos-Bakkhos’un izinde dağlara çekilen kadınlar topluluğu, benekli ceylan postları ve sarmaşık çelenkleriyle sıradan yaşamın sınırlarını ihlal ederler. Ellerinde taşıdıkları, çam kozalağı süslü asalar ve Prometheus’un ateşi taşıdığı nartheks kamışları, kutsal bir huzursuzluğun simgesidir; bu kadınlar, iktidarın çizdiği kamusal sınırların dışına çıkarak ormanın ve dağın vahşi yurtsuzluğunda tanrılarıyla bütünleşirler. Varlıklarını "Thyas"ın ermişliğiyle dinginleştiren, "Mainas"ın coşkusuyla ise toplumun dayattığı ağır ağır işleyen zamanı parçalayan bu kadınlar, hiyerarşinin tanımlayamadığı bir özgürlük biçimine ulaşırlar.

Euripides’in *Bakkha'lar* tragedyasında bir haberci, kral Pentheus’un kurduğu otoriteyi sarsan bu başkaldırıyı resmeder. Thebai’nin tepelerinde, devletin "edep" ve "düzen" kalıplarına sığmayan kadınlar; uslu bir uykudan uyanıp yılanları kemer, doğayı ise kendi uzantıları yaparak otoritenin gözetiminden sıyrılırlar. Kayadan su, topraktan süt ve şarap çıkaran elleri, mülkiyetin ve kıtlığın yasalarını anlamsız kılar. Çobanların ve kralın onları kontrol etme çabası, iktidarın her yabancı unsuru kendine benzetme veya imha etme refleksidir.

Agaue ve yoldaşları, Pentheus’un bekçilerine karşı durduklarında sadece bir savunma yapmazlar; kendilerini kuşatan "dişi tazılar" olarak gördükleri bu düzeni parçalarlar. Otoritenin demir uçlu okları, tanrısal bir taşkınlığa sahip Bakkha'ların tenine değemez; zira iktidar, ancak kendi sınırları içinde yaşayanları yaralayabilir. Onların eylemi, şehirlerin kurulu dengesini bozan, evlatları aidiyetlerinden koparan ve devleti kendi silahıyla felce uğratan bir direniştir. Kithairon yamaçlarında kana bulanmış vücutlarını doğanın sunduğu sularla arındıran Bakkha'lar, şarabın yarattığı o sarhoş edici belirsizlikle, iktidarın dayattığı "insan" olma biçiminin dışına taşarlar. Devletin yasakladığı o tanrı, aslında her insanın içinde uyuyan ve otoritenin kısıtlayıcı soğukluğuna karşı, kederi şarapla dağıtmayı bilen o kaçınılmaz başkaldırıdır.
Silenos
Bak hele küçük dostum, ateşin kıyısına biraz daha yaklaş. Gözlerini kıs da gör; ormanda dallar çıtırdıyor, uzaklardan flüt sesleri değil, sanki toprağın kendi nefesi duyuluyor. Sana Bakkha’lardan, yani Dionysos’un o hiç durulmayan, rüzgar gibi kadınlarından anlatayım.

Öyle senin bildiğin hanımefendilere benzemezler onlar. Üzerlerinde benekli ceylan postları, başlarında taze sarmaşıktan taçlar... Ellerinde ise *thyrsos* dedikleri, ucu çam kozalaklı o uzun değnekleri olur. Şehirdeki evlerini, işlerini, dertlerini unutup kendilerini dağlara, taşlara, gökyüzü sakinlerinin gizli yollarına bırakırlar. Kimi zaman *Thyas* olup huzurla fısıldaşırlar, kimi zaman da *Mainas* olup çılgınca dans ederler. Tanrı Dionysos bir kez "gelin" dedi mi, artık onları kim tutabilir?

Bir keresinde, Thebai kralı Pentheus –ki kendisi biraz inatçı ve kibri burnundan düşmeyen bir adamdı– onlara engel olmaya kalktı. Ama heyhat! Bir haberci gelip gördüklerini anlattığında kralın rengi nasıl da attı, bir bilsen.

Haberci diyordu ki: "Ey kralım, dağların başında kadınlar uyuyordu. Hani senin o 'sarhoş ve şaşkın' dediklerinin aksine, gayet huzurlu ve edepli... Ama sonra anan Agaue uyandı, bir çığlık kopardı; o sessizlik bir anda bozuldu. Kadınlar saçlarını omuzlarına döktü, ceylan postlarını bağladı. Yanaklarına süs niyetine, korkusuzca küçük yılanlar sardılar. Birisi elindeki değneği kayaya vurdu, taştan buz gibi, duru sular fışkırdı. Bir diğeri toprağa dokundurdu, yerden mis gibi sütler, süzme ballar kaynadı. Görmeliydin; doğa bile onların bu şenliğine katılıp yerinden oynadı."

Ama dur, işin burası biraz çetrefilli. Bu kadınlar, doğanın en vahşi, en ele avuca sığmaz yanını içlerinde taşırlar. Kral Pentheus ve adamları onları yakalamaya çalıştığında, o nazik görünen eller bir anda çeliğe dönüştü. İri cüsseli boğaları, sanki bir avuç samanmış gibi parçalayıp savurdular. Onlara hiçbir demir, hiçbir ok işlemedi; çünkü yanlarında onları koruyan büyük bir güç, gökyüzü sakini Dionysos vardı.

Sonunda kralın adamları kaçıp kurtulduklarına şükrettiler. Kadınlar ise o kanlı ellerini tanrının yerden kaynattığı sularla yıkadılar; yılanlar omuzlarından süzüldü, güneş onların vücudunu pırıl pırıl kuruttu.

İşte böyledir bu işler çocuk; doğa hem bir anne gibi süt verir, hem de bir fırtına gibi önüne çıkanı silip süpürür. Kimi zaman bir bardak üzüm suyu neşesidir yaşam, kimi zaman da dizginlenemeyen bir çılgınlık. Şimdi uyu bakalım; eğer rüyanda ormanda koşan ceylan postlu gölgeler görürsen, sakın korkma. Sadece gülümse ve Dionysos’un o coşkulu davul seslerini dinle. Yarın yine buradayım, başka hikayeler bekliyor bizi.

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme