Bak hele küçük dostum, ateşin kıyısına biraz daha yaklaş. Gözlerini kıs da gör; ormanda dallar çıtırdıyor, uzaklardan flüt sesleri değil, sanki toprağın kendi nefesi duyuluyor. Sana Bakkha’lardan, yani Dionysos’un o hiç durulmayan, rüzgar gibi kadınlarından anlatayım.
Öyle senin bildiğin hanımefendilere benzemezler onlar. Üzerlerinde benekli ceylan postları, başlarında taze sarmaşıktan taçlar... Ellerinde ise *thyrsos* dedikleri, ucu çam kozalaklı o uzun değnekleri olur. Şehirdeki evlerini, işlerini, dertlerini unutup kendilerini dağlara, taşlara, gökyüzü sakinlerinin gizli yollarına bırakırlar. Kimi zaman *Thyas* olup huzurla fısıldaşırlar, kimi zaman da *Mainas* olup çılgınca dans ederler. Tanrı Dionysos bir kez "gelin" dedi mi, artık onları kim tutabilir?
Bir keresinde, Thebai kralı Pentheus –ki kendisi biraz inatçı ve kibri burnundan düşmeyen bir adamdı– onlara engel olmaya kalktı. Ama heyhat! Bir haberci gelip gördüklerini anlattığında kralın rengi nasıl da attı, bir bilsen.
Haberci diyordu ki: "Ey kralım, dağların başında kadınlar uyuyordu. Hani senin o 'sarhoş ve şaşkın' dediklerinin aksine, gayet huzurlu ve edepli... Ama sonra anan Agaue uyandı, bir çığlık kopardı; o sessizlik bir anda bozuldu. Kadınlar saçlarını omuzlarına döktü, ceylan postlarını bağladı. Yanaklarına süs niyetine, korkusuzca küçük yılanlar sardılar. Birisi elindeki değneği kayaya vurdu, taştan buz gibi, duru sular fışkırdı. Bir diğeri toprağa dokundurdu, yerden mis gibi sütler, süzme ballar kaynadı. Görmeliydin; doğa bile onların bu şenliğine katılıp yerinden oynadı."
Ama dur, işin burası biraz çetrefilli. Bu kadınlar, doğanın en vahşi, en ele avuca sığmaz yanını içlerinde taşırlar. Kral Pentheus ve adamları onları yakalamaya çalıştığında, o nazik görünen eller bir anda çeliğe dönüştü. İri cüsseli boğaları, sanki bir avuç samanmış gibi parçalayıp savurdular. Onlara hiçbir demir, hiçbir ok işlemedi; çünkü yanlarında onları koruyan büyük bir güç, gökyüzü sakini Dionysos vardı.
Sonunda kralın adamları kaçıp kurtulduklarına şükrettiler. Kadınlar ise o kanlı ellerini tanrının yerden kaynattığı sularla yıkadılar; yılanlar omuzlarından süzüldü, güneş onların vücudunu pırıl pırıl kuruttu.
İşte böyledir bu işler çocuk; doğa hem bir anne gibi süt verir, hem de bir fırtına gibi önüne çıkanı silip süpürür. Kimi zaman bir bardak üzüm suyu neşesidir yaşam, kimi zaman da dizginlenemeyen bir çılgınlık. Şimdi uyu bakalım; eğer rüyanda ormanda koşan ceylan postlu gölgeler görürsen, sakın korkma. Sadece gülümse ve Dionysos’un o coşkulu davul seslerini dinle. Yarın yine buradayım, başka hikayeler bekliyor bizi.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar dünyayı hep kralların, generallerin ve tahtlarında oturan kibirli efendilerin gözünden gördü. Ama ben, yaşlı Silenos, sana gölgelerin ardındaki o tekinsiz ışığı anlatmaya geldim. Şimdi pelerinini sıkı tut, çünkü anlatacaklarım ne bir zafer şarkısı ne de bir kahramanlık masalıdır; bu, zincirlerini kırmanın o ağır ve sarsıcı bedelidir.
Şehirlerde, kuralların soğuk duvarları arasında sıkışıp kalmış kadınları duymuşsundur. Onlar ki, evlerinde "uysal" ve "sessiz" olmaları beklenen; Pentheus gibi kralların, kendi otoriter iktidarlarını korumak için birer oyun hamuru gibi şekillendirdiği insanlardı. Ama o kadınlar, yani Bakkhai'ler, bir gece sessizliğin boğucu ağırlığını üzerlerinden attılar. Kendi özgürlüklerini, doğanın o vahşi ve dizginlenemez kalbinde aradılar.
Thyas olarak kutsal bir vecit halinde, Mainas olarak ise yasaklanmış bir çılgınlığın içinde, sarmaşık dallarıyla -o meşhur thyrsos değnekleriyle- toprağa dokunduklarında sudan, sütten ve baldan mucizeler yarattılar. Neden mi? Çünkü doğa, kralların emirlerinden çok daha derin bir yasaya sahipti. Onlar, sistemin kendilerine biçtiği "anne", "eş" veya "kız evlat" maskelerini dağların doruklarında bıraktılar.
Şimdi şunu düşün minik dostum; bir kralın, yani Pentheus’un onlara pusu kurması neden sence? Çünkü bir kadının, bir insanın, otoritenin kontrolü dışında "kendi başına" var olması, kralların uykularını kaçırır. Onlar sadece birer "çılgın" değildi; onlar, sisteme "Hayır, artık senin kurallarınla yaşamıyoruz" diyen, kendi benliklerini geri kazananlardı. Hızla akan o kanlı sahneleri, o vahşi parçalanmaları bir şiddet gösterisi sanma sakın. O, binlerce yıldır bastırılan bir öfkenin, haksızca kullanılan bir güce, yani o boğucu düzene karşı verdiği patlayıcı bir cevaptı.
Bilge bir neşeyle söylüyorum ki evlat; bazen insanın içindeki özgürlük, dışarıdaki tüm o demir zırhları ve keskin okları bir değnek darbesiyle dağıtabilir. Tanrı Dionysos, şarabı ikram ederken aslında bize hayatın tek bir çizgide, itaatkar bir şekilde akmak zorunda olmadığını hatırlatır. Şarap burada sadece bir içecek değil, kuralların eridiği o kadim neşenin ve her türlü hiyerarşiyi deviren o büyük kaosun sembolüdür.
Unutma, gün gelir de biri sana "sadece emredileni yap" derse, aklına Agaue ve onun o rüzgar kanatlı tazıları gelsin. Otoriteyi sorgulamayan bir zihin, kendi ormanında kaybolmaya mahkumdur. Gerçek, sarayların koridorlarında değil; kendi benliğini keşfettiğin o yabanıl dağ doruklarında saklıdır.
Şimdi uyu ve hatırla: Her sessiz çığlığın ardında, bir gün dünyayı yerinden oynatacak bir Mainas uyanmayı bekler.