Hadi bakalım, geçin şöyle karşıma! Minderleri düzeltin, gözlerinizi kısın da zihninizde bir yolculuğa çıkalım. Şu elimdeki asayı yere vurduğumda, yerin altındaki köklerin bile kulağını kabarttığı, o eski, tozlu ama bir o kadar da büyüleyici dünyanın kapılarını aralayalım.
Siz haritalara bakınca sadece toprak parçası mı görüyorsunuz? Ah, yaramazlar! Orada bir nehir akıyorsa, bilin ki bir gökyüzü sakini ağlamıştır; bir dağ yükseliyorsa, bir dev oraya hapsedilmiştir.
Mesela Babil mi dediniz? Ah, o görkemli Babil! Deukalion’un suları aşıp insanlığı yeniden kurduğu, Pyramus ile Thisbe’nin o hüzünlü duvar fısıldaşmalarını duvarlarında saklayan şehir... Bir de Semiramis vardır, bahçeleriyle gökyüzüne meydan okuyan, tanrıçaların bile kıskandığı o kadını unutmayın. Baktria topraklarına gitsek, orada Dionysos’un ayak izlerine rastlarsınız; üzüm bağları değil, koca bir destan kök salmıştır o topraklarda.
Gözlerinizi biraz daha batıya çevirin... Bafa Gölü’nü görüyor musunuz? O durgun suların altında Endymion’un sonsuz uykusu yatar. Ay tanrıçası Selene, her gece ona bakmaya gelir. Bir genç adamın uyuyarak ölümsüzleştiği kaç yer bilirsiniz ki? Ya şu bizim Çanakkale civarı, Bahçeleriçi tarafları? Orada Smintheus, yani Apollon, farelerin ve bereketin efendisi olarak dolaşır. Kulak verirseniz, o toprakların altında hala bir lir sesi duyabilirsiniz.
Peki ya Beşparmak Dağları? Latmos diyoruz biz ona. Taşların arasındaki her çatlakta bir efsane gizlidir. Biraz daha kuzeye, Bithynia topraklarına çıkarsanız, sert Bebrykler’in yurduyla karşılaşırsınız. Orada Amykos ile Argonaut’ların çarpışmalarının gürültüsü hala rüzgarlarla taşınır. Bazen bir denizcinin hatırası, bazen Kybele’nin dağlarda yankılanan davul sesi... Berekynthler o dağların neşeli ama hırçın çocuklarıdır.
Şimdi bir derin nefes alın, çünkü Boğaziçi’ne, yani o kadim Bosphoros’a geldik. İo’nun kaçışını, o inek kılığındaki talihsiz yolculuğunu düşünün! Suların üzerinde Hero ve Leandros’un o meşhur kandil ışığı titrer hala. Byzas’ın kurduğu o şehre, Byzantion’a bakarken, Keroessa’nın hüzünlü hatırasını anımsamadan geçmeyin.
Tenedos mu dediniz? Hani şu Bozcaada dediğiniz? Savaşın gürültüsü, o koca atın gölgesi... O adanın kayalıkları anlatır size, Akhilleus’un ne kadar öfkeli bir mızrak olduğunu. Ya Tmolos’un, yani Bozdağ’ın etekleri? Müzik tanrısının bile kendi arpasını çaldığı o yamaçlar...
Daha anlatacak çok yer var; Prusa’nın yeşilinden, Solmissos’un, yani Bülbüldağı’nın kutsal sessizliğine kadar... Her bir taş, her bir göl bir tanrının ya da bir kahramanın hatırasını taşır. Önemli olan sadece o yerin adını bilmek değil; rüzgarın size ne fısıldadığını duymaktır.
Şimdi, kadehinizde birazcık ferahlık varsa için, ama hikayeleri sadece yudumlamayın, onları içinize çekin. Bir dahaki sefere daha uzak diyarlara, Gigantların olduğu o büyük salonlara, yani o büyük müze dedikleri yerlere götürürüm sizi. Şimdi, uykunuza bir efsane bırakın da düşleriniz boş kalmasın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ay ışığı altında şarabın dingin neşesini yudumlarken masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar haritalara çizgiler çizer, isimler verir ve o isimlerin arkasına saklanır. Ama toprak, evlat, kralların mühründen önce de oradaydı. Sana bugün, tozlu parşömenlerin üzerindeki isimlerin altında yatan o sessiz yankıları anlatayım.
Sen bakma tarihin yazdığı zafer şölenlerine; Babylon’dan Lampsake’ye, o büyük imparatorlukların duvarlarında aslında binlerce isimsiz emekçinin teri ve sessizliği yatar. Krallar, Semiramis’in hırsıyla yükselen o devasa surları inşa ederken, aslında kendi korkularını hapsettiklerini bilmezlerdi. Bebryklar’ın topraklarında Amykos gibi zorbalar, kendi güçlerini sınamak için başkalarının hayatını birer oyuncağa dönüştürürken, doğa, Kybele’nin huzurlu Berekynthos ormanlarında aslında sessizce biriktiriyordu öfkesini.
Küçük yolcum, Bosphoros’un dalgalarına bak; o hırçın su, İo’nun kaçışını ve Hero ile Leandros’un kavuşamayan kederini taşır. Sence insanlar o boğazdan geçip devasa şehirler kurarken, o suların kime ait olduğunu hiç sordular mı? Her Byzantion, her Pergamon, aslında sistemin kendi çarkını döndürmek için seçtiği bir sahnedir. Gigantlar, bugün müze camlarının ardında, o "yüce" kralların ayakları altındaki ezilmişliklerini fısıldıyorlar. Endymion’un Latmos’ta sonsuz uykuya dalışı, sadece bir aşk hikayesi değil; dünyadan elini eteğini çekenlerin, güç hırsıyla kirlenmiş dünyayı terk etme biçimidir.
Sana fısıldadığım bu gerçek, toprağın altında gizli: Pessinus’un taşlarında, Miletos’un rüzgarlarında yaşayanlar, kılıç sallayanlar değil, o kılıçların altında kalan sessiz ruhlardır. Byblis’in kederi, bir şehrin kuruluşundan daha derindir. Çünkü krallar gelir, şehirler yıkılır ve yeni isimler verilir; fakat insanoğlu, kendini bir başkasının emrinde değil, Smintheus’un bereketli topraklarında kendi hür iradesiyle var etmediği sürece, aslında hiçbir yere varamamıştır.
Şimdi anlıyor musun, küçük dostum? Harita dediğin şey, aslında bir hapishanenin duvarlarıdır. Gerçek ise, o duvarların dışında, hiçbir kralın fermanının ulaşamadığı o uçsuz bucaksız sessizlikte gizlidir. Git şimdi, isimlere değil, o isimlerin altındaki yorgun kalplere bak.