Gelin bakalım evlatlarım, şöyle biraz daha sokulun ateşin yanına. Ayaklarınızı uzatın da size şu meşhur hırsızın, o kurnaz mı kurnaz Autolykos’un hikayesini anlatayım. Hani şu bizim bilge Odysseus’un dedesi olan adam...
Autolykos, adını duymuşsunuzdur; gökyüzü sakinlerinin en hızlısı, kanatlı sandaletli Hermes’in öz oğludur. Babası ona öyle bir el çabukluğu vermiş ki, sormayın! Sanki parmaklarının ucunda minik rüzgarlar taşırdı. Dedesi Hermes, oğlunun bu "yetenekli" hallerini öyle severdi ki, Autolykos ne zaman dumanı tüten taze bir oğlak butu sunsa, ona bir güzel göz kırpar, çıktığı maceralarda önünü hep açık tutardı.
Derler ki, Autolykos bir şeyi çalmak istesin, bırakın çalmayı; eşyanın rengini, şeklini bile değiştirirdi. Çaldığı koyunları öyle bir boyardı ki, sahibi karşısında dursa "bu benimkine hiç benzemiyor" deyip başını çevirirdi. Bir keresinde Amyntor’un meşhur öküz derisinden tolgasını "ödünç" alıp, sonra torunu Odysseus’a hediye etmişti. Hani o meşhur, ucu sivri dişli yaban domuzunun vurduğu yerdeki yara izi var ya? İşte o yara, dedesinin yanına Parnesos dağlarına domuz avına gittiğinde açılmıştı. O iz, koca Odysseus’u yıllar sonra evinde tanıtan tek alamet-i farika oldu; dedesinin armağan ettiği bir avın hatırası anlayacağınız.
Ama durun, işin bir de dedikodu kısmı var! Bazıları der ki, bizim kurnaz Autolykos bir keresinde Sisyphos’un sürülerine göz dikmiş. Ama Sisyphos da az değil hani, o da en az Autolykos kadar tilki zekalı! Sürülerini geri almaya gittiğinde, Autolykos’un kızı Antikleia’yı görmüş. Rivayet o ki, Autolykos kızını Sisyphos’la evlendirmiş ki, doğacak torunu dedeleri gibi dünya aleminin en kurnaz adamı olsun. O yüzden bazıları, "Odysseus aslında Laertes’in değil, Sisyphos’un kanını taşıyor" diye fısıldar durur. Bizim kör ozan Homeros bu işe burnunu kıvırır, "yok öyle şey" der ama gelin de siz bu zeki adamlara inanmayın!
Hele bir de Herakles’e güreş öğrettiğini anlatırlar ki, sanırsınız çocukken bizzat devleri deviriyordu. Argonautlar’la denize açıldı, gemilerde herkes uyurken o yine bir şeyler çevirmenin peşindeydi.
Velhasıl, Autolykos hem çok sevilirdi hem de herkes ondan eşyalarını saklardı. Zekası, dilinin keskinliği ve o bitmek bilmez merakı... Bugün yaşasaydı, herhalde dünyanın en büyük dedektifi olurdu ya da en iyi sihirbazı. Ama o, her zaman bir gökyüzü sakininin oğlu gibi, gölgelerin içinde kalmayı tercih etti.
Hadi bakalım, gözleriniz ağırlaştı sanki. Gidin de biraz dinlenin; rüyanızda belki bir hazine bulursunuz, ama dikkat edin, dedesi Autolykos rüyanızda onları sizden "ödünç" almasın!
### Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda sana anlatılmayan, üzerine toz kondurulmayan bir sır var...
Sana bugün, tozlu parşömenlerde "soylu bir hırsız" olarak geçen ama aslında sistemin çarklarını kendi el çabukluğuyla yağlayan o adamdan,
Autolykos’tan bahsedeceğim.
O, tanrıların habercisi Hermes’in oğluydu; yani kurnazlığın ve sınırları aşmanın genetik mirasını taşıyordu. İnsanlar ona "hırsız" dediler, ona "yalan yere yemin eden" dediler. Ama asıl sormadıkları soru şuydu: Neden? Koca koca kralların, tapınaklarda kurban edilen kuzuların üzerinden güç devşirdiği bir dünyada, Autolykos kendi payını çalmayı bir sanat haline getirmişti. Bir kadeh şarabın serinliği gibi, keskin ve huzurlu bir zekası vardı. Güçlülerin istiflediği öküz derisi tolgaları, sürüler dolusu davarı alıp kendi iradesiyle dağıtması, aslında o "dokunulmaz" gördüğün kralların sınırlarına atılmış sessiz bir kahkahaydı.
Dinle beni gönlü güzel evladım,
Onun hayatı, sistemin dışına taşan bir nehir gibiydi. Hani o meşhur avda, torunu
Odysseus’un dizini bir yaban domuzuna parçalatan o kaza var ya? İşte o yara izi, sadece bir av anısı değil; bir dedenin torununa miras bıraktığı "hayatta kalma" dersiydi. Autolykos o yarayı dikerken aslında ona, "Dünyada iz bırakmak için bazen acı çekmen gerekir" diyordu.
Bir de o karanlık dedikodu var, hani Homeros’un duymak bile istemediği...
Antikleia’nın babası olarak anılan Autolykos’un, torununun kaderini kralların hırsına değil, Sisyphos gibi zihni zehir gibi işleyen bir adamın kurnazlığına bağladığına dair söylentiler... İnsanlar, Odysseus’un sadece bir kralın değil, bir zeka oyununun meyvesi olabileceği fikrinden hep korktular. Çünkü sistem, kökenin temiz ve itaatkar olmasını ister. Bir hırsızın kanının, bir kahramanın damarlarında akıyor olması, kralların o gümüşten tahtlarını sarsan bir hakikattir.
Peki ya sen, canım evladım,
Sen de bugün, sana "doğru" denilenin, aslında başkalarının sana biçtiği bir sınır olup olmadığını sorguluyor musun? Autolykos, çaldığı hayvanların postunu boyayıp onları tanınmaz hale getirirdi. Bu, sadece bir hile miydi, yoksa dünyaya "benim kim olduğuma siz karar veremezsiniz" deme biçimi miydi?
Güçlü olanlar, tarihe kendi zaferlerini yazdırırlar. Ama senin gibi sorgulayanlar, o tarihin satır aralarına gizlenmiş tozlu ama gerçek hikayeleri okur. Autolykos’un ne bir kahraman olduğunu unut, ne de bir kötü. O, kendi kurallarıyla yaşayan ve kralların "sahip olduk" dediklerinin aslında ne kadar ödünç olduğunu gösteren o yaşlı, kurnaz ve özgür ruhlu adamdı.
Şimdi bir bardak serin su iç ve düşün: Bir gün kendi hayatının efendisi olduğunda, o tolgayı çalan mı olacaksın, yoksa o tolgaya sahip olduğu için kendini güvende sanan mı?
Sır bende değil, arayanın gözündedir. Gerçek, o yaralı dizin altındaki izde gizlidir.