Bak şimdi küçük dostum, ateşin kıyısına iyice sokul da dinle. İnsanların kaderi dediğin şey, bazen bir kehanetin gölgesinde yürüyen, bazen de bir fırtınanın savurduğu yapraklar gibidir. İşte Auge’nin hikayesi de tam böyle bir rüzgar hikayesidir.
Tegeia Kralı Aleos, kızı Auge’yi dünyanın en kıymetli hazinesi sanırdı ama bir gün Delphoi’deki kahinler, o meşhur ve ürkütücü sesleriyle kralın huzuruna çıkıp fısıldadılar: "Kral Aleos, dikkat et! Senin kızının dünyaya getireceği çocuk, kendi amcalarını yerle bir edecek." Şimdi düşün, koskoca kral böylesine bir haberle ne yapar? Aleos korktu, gözüne uyku girmedi. Auge’yi alıp, Athena’nın koruması altındaki o kutsal tapınağa kilitledi. "Burada güvende olur," dedi, "gökyüzü sakinlerinin huzurunda kimse ona yaklaşamaz."
Fakat aşk, kilitli kapıları sormaz çocuk. Yiğit Herakles, yolu o tapınağa düştüğünde Auge’nin güzelliğini gördü ve ona kalbini kaptırdı. Kaderin ördüğü ağlar burada başladı işte. Bir zaman sonra kucaklarında küçük Telephos ile kaldılar. Aleos bu durumu öğrenince öfkeden deliye döndü, sarayın içi bir anda fırtınaya tutulmuş gibi birbirine girdi.
İşte en acı kısmı burada başlar. O gaddar kral, torununu ve kendi kızını bir sandığa koyup uçsuz bucaksız denizlere bıraktı. "Gitsinler, nereye giderlerse gitsinler!" dedi. Ama kader, bazen denizin dalgalarında yolunu bulur. Sandık, uzak diyarlara, Mysia kıyılarına kadar sürüklendi. Auge orada hayatına devam etti, hatta Teuthras adında iyi bir kralın yanında kendine yeni bir yuva kurdu.
Küçük Telephos ise büyüdü, yiğit bir delikanlı oldu. Ama o kahinlerin sözü, bir gölge gibi peşini hiç bırakmadı. Bir gün, hiç bilmeden ve hiç istemeden, kahinlerin o ürpertici sözünü gerçekleştirdi ve kendi amcalarını talihsiz bir kaza sonucu kaybetti.
Görüyor musun? İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın, kendi kaderinin hikayesini yaşamak zorundadır. Tanrılar bazen oyunbazdır, bazen de zalim; ama hikayenin sonunda anlıyoruz ki, başımıza ne gelirse gelsin, önemli olan o fırtınalı denizin içinden sağ salim çıkabilmektir.
Hadi, testiyi biraz daha doldurayım da, bu kadar kederden sonra biraz neşelenelim. Hayat, tıpkı üzümün bağdan kadehe uzanan yolu gibidir; biraz buruk, ama her zaman şaşırtıcı. Başka ne öğrenmek istersin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi tarihin altın yaldızlı kalkanlarla yazıldığını sanır, oysa hakikat, o kalkanların altındaki çatlaklarda gizlidir. Bugün sana, bir babanın korkusuyla savrulan Auge’nin hikayesini anlatacağım. Kadehimdeki birkaç damla şarap kadar berrak ama bir o kadar da yakıcı bir hikaye bu.
Tegeia Kralı Aleos, kendine "kral" dedirtiyordu ama aslında kendi gölgesinden bile korkan bir esirdi. Delphoi’deki kahinler ona "Kızın bir oğul doğurursa, senin soyunu kurutacak" dediklerinde, Aleos bir babadan çok bir yönetici gibi düşündü. İnsanları birer piyon, hayatları ise kendi koltuğunu koruyacak birer kurban olarak gördü. Kendi kızı Auge’yi, Athena’nın kutsal tapınağına bir mahkum gibi kapattı. "Tanrıça'ya hizmet ediyorsun" dedi, oysa tek yaptığı onu duvarların ardına kilitlemekti. Çünkü otorite, her zaman en çok kendi evinin içindeki özgürlükten korkar.
Sonra Herakles geldi, o büyük ve güçlü figür... Hikayeler onu bir kahraman olarak yazar, evlat. Ama şunu unutma; o "kahramanlık" dediğin şey, bazen başka birinin hayatını geri dönülmez bir yola sokan bir rüzgardır. Auge ile Herakles karşılaştığında, kimse Auge’ye "ne istiyorsun?" diye sormadı. Kaderini, tanrıların veya babasının hırsları belirledi. Auge, küçük Telephos’u kucağına aldığında, bu bir zafer değil, hayatta kalma mücadelesinin başlangıcıydı.
Kral Aleos, torununun gelişini bir felaket habercisi saydı. Güç sahipleri böyledir, evlat; kendi varlıklarını evrenin merkezi sanırlar. Bir babanın, kendi kızını ve masum bir bebeği sandığa kapatıp karanlık sulara terk etmesini hangi hukuk, hangi adalet açıklayabilir? Deniz, insanın insana yapmadığı o acımasızlığı yapmadı; onları korudu ve Mysia kıyılarına taşıdı.
Auge oraya, yabancı bir toprağa bir köle gibi değil, kendi onuruyla çıktı. Belki de asıl özgürlük, kralların sandıklarına sığmayan o ruhtaydı. Telephos büyüdü, kaderin ördüğü o düğümleri çözdü; hani o çok korkulan "amcaları öldürme" kehaneti var ya... Söyle bana, bir çocuğu babasının hırsıyla denize atan o kralların, ellerindeki kanı kime sormalı? Telephos'un kılıcına mı, yoksa o kılıcı tutmasına sebep olan o otorite oyununa mı?
Unutma güzel gözlü çocuk; tarih, kazananların yazdığı bir masaldır. Ama biz, o sandığın içindeki sessizliğin sesini duyabiliyorsak, hala gerçeğe giden bir yolumuz var demektir. Şimdi uyu ve hatırla: Hiçbir taht, bir annenin sevgisinden veya bir çocuğun yaşama hakkından daha kutsal değildir.