Gel bakalım evlat, şöyle ateşin yanına kıvrıl. Gözlerini kapat ve beni dinle. Bugün sana okyanusların derinliklerinde uyuyan, adı dilden dile dolaşan ama kimsenin yolunu bulamadığı o efsanevi ülkeyi, Atlantis’i anlatayım.
Eskiden, insanlar daha dünyayı yeni yeni tanırken, Platon diye çok zeki bir adam vardı. Bu adam, bazen masalların tarihten bile daha çok şey öğrettiğini bilirdi. Bir gün, Solon adında büyük bir devlet adamının Mısır’a yaptığı yolculuğu anlatmaya başladı. Orada, Mısırlı bilge rahipler Solon’a ne demiş biliyor musun? "Siz Hellenler, hep çocuksunuz!" demişler. Neden mi? Çünkü biz insanlar çok çabuk unutuyoruz, geçmişin tozlu sayfalarındaki gerçekleri bilemeyiz. İşte Atlantis, tam da o unutulmuş günlerden kalan bir bilmece.
Her şey gökyüzü sakinlerinin dünyayı aralarında paylaşmasıyla başladı. Athena ve Hephaistos bizim güzelim Atina’mızı alırken, denizlerin efendisi Poseidon da gözünü uçsuz bucaksız Okyanus’a dikti. Orada, Herakles Sütunları’nın –yani bizim bugün Cebelitarık dediğimiz o dar geçidin– hemen ardında, Asya ve Libya’dan bile daha büyük devasa bir ada vardı. Poseidon oraya yerleşti, bir kıza tutuldu ve orada beş çift erkek çocuk yetiştirdi. En büyüklerinin adı Atlas’tı; hani şu dünyayı sırtında taşıdığı söylenen görkemli Atlas!
Atlantis, sadece büyük değil, aynı zamanda inanılmaz zengindi. Toprağından altın fışkırıyor, dağlarından ateş gibi parlayan "oreikhalkos" dedikleri o özel bakır çıkıyordu. Surlar, kanallar, köprüler... Sanki bir tanrı şehriydi. Ama ne olduysa o güç tutkusuyla oldu. Atlantis öylesine büyüdü ki, Akdeniz’deki tüm ulusları boyunduruk altına almak istedi. Ama karşılarında bir güç vardı: Eski Atina.
İşte hikayenin en tuhaf yeri burası. Bir yanda Atlantis’in yenilmez orduları, diğer yanda vatanını savunan Atinalılar. Tam bu devasa savaşın ortasında, tek bir gecede ne oldu dersin? Korkunç depremler, azgın dalgalar... Poseidon’un öfkesi miydi, yoksa doğanın kendi çaresizliği mi, bilinmez; o görkemli ada, tüm o altınları ve tapınaklarıyla suların altına gömüldü. Sadece ada değil, ona karşı savaşan cesur Atinalı askerler de denizin engin derinliklerinde kayboldu gitti.
Platon bu hikayeyi bitiremeden kalemi elinden düştü, yarım kaldı. Kimi tarihçi "Bu sadece bir hayal ürünü" der, kimi "Mutlaka gerçek bir izi vardır" diye kafa yorar. Ama benim gibi yaşlanmış, görmüş geçirmiş biri için Atlantis, insanın kendi gücüne güvenip gökyüzü sakinlerini unuttuğunda başına neler gelebileceğini hatırlatan bir uyarıdır.
Şimdi söyle bakalım evlat; sence o kayıp şehir hala okyanusun dibinde bir yerlerde, balıkların arasında rüyalar mı görüyor? Belki de bazen, rüzgarın sesinde o şehrin çanlarını duyabilirsin, eğer iyi dinlersen...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Kayıp Ada Atlantis'in Kibri
Bak küçük yolcu, kulak ver bana... Masallarda sana kralların görkeminden, altın kubbelerden ve denizin derinliklerinde uyuyan hazinelerden bahsederler. Ama hiçbiri, o ışıltılı altınların altında yatan paslı hırslardan söz etmez. Gel, otur yanıma da sana o kadim denizin yuttuğu sırrı fısıldayayım.
Zamanın tozlu sayfalarında, Platon adında bir adam, Atinalı Solon’un Mısırlı rahiplerle yaptığı o tuhaf konuşmayı anlatır. Rahipler, Helenlere "Siz hep çocuksunuz," derler. Neden mi? Çünkü gerçek olanı, yani o sessiz ve yaşlı hafızayı unutup hep bir "büyük kahraman" anlatısı peşinde koşarlar. İşte Atlantis masalı da böyle bir kibrin, böyle bir unutuşun çocuğudur.
Dinle güzel yavrum; Atlantis, sadece bir ada değil, devasa bir hırsın vücut bulmuş haliydi. Poseidon’un soyundan gelen krallar, ellerindeki o ateş gibi parlayan oreikhalkos madeniyle dünyayı fethedebileceklerini sandılar. Surları, kanalları ve o görkemli limanları inşa ettiler. Peki, bu düzeni kurarken kime danıştılar? Elbette, kendi hükümranlıkları altında ezilen o sessiz halka değil. Kralların hırsı o kadar büyüdü ki, bir gün gözlerini Akdeniz’in öbür yakasına, özgürlüklere diktiler. Bir imparatorluk kurmak, başka ulusları "köle" yapmak, okyanusları kendi bahçeleri sanmak... İnsan, gücün doruğuna çıktığında, altındaki toprağın titremesini duymaz olur.
Platon, bu masalı Atina’yı yüceltmek için kullanmış olabilir; "biz kurtardık, biz kazandık" diyerek tarihe bir ayna tutmuş gibi görünebilir. Ama ey yüreği taze evlat, unutma: Görkemli sarayların temeli her zaman birilerinin emeğiyle, bazen de birilerinin sessiz çığlıklarıyla atılır. Atlantis battı, evet. Suların derinliğine gömüldü. Ama o deprem sadece bir doğa olayı mıydı, yoksa gökyüzünün kibrin ağırlığına daha fazla dayanamaması mıydı? Kim bilir...
Şarap kadehimdeki son damla gibi hafif ve berrak bir gerçek var: Tarih, kazananların yazdığı bir masal değil, kaybedenlerin sessizliğinde saklanan bir uyarıdır. Atlantis, altının ve madenin esiri olan her devletin, eninde sonunda kendi hırsının okyanusunda boğulacağının kanıtıdır. Şimdi söyle bana, güzel evladım; sence Atlantis gerçekten bir coğrafya mı, yoksa insanlığın kendi görkemine aşık olup kendini yok edişinin hiç bitmeyen döngüsü mü?
Gözlerini kapat, denizin derinliklerinden yükselen o eski sessizliği duy. Gerçek, o sessizliğin ta kendisidir.