Gelin bakalım küçükler, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaşın. Bugün size, hayatın hem bir şölen sofrası kadar tatlı hem de acı bir sonbahar rüzgarı kadar soğuk olabileceğini gösteren bir adamdan, Athamas’tan bahsedeceğim.
Athamas, yellerin efendisi Aiolos’un oğlu, Boiotia’nın kralıydı. Başlarda her şey bir masal gibiydi; bulutların kızı Nephele ile evlenmiş, Phriksos ve Helle adında pırıl pırıl iki evlatları olmuştu. Lakin insanlar, gökyüzü sakinlerinin bahşettiği huzuru bazen avuçlarının içinde tutmayı bilemezler. Athamas, bir anlık gafletle Nephele’yi boşayıp hırslı bir kadın olan İno ile evlenince, evin huzuru bir sis bulutu gibi dağılıverdi.
İno, üvey çocuklarını kendi kanındanmış gibi sevmek şöyle dursun, onların varlığına tahammül bile edemiyordu. Ülkeye büyük bir kıtlık vurduğunda, kadın içindeki kötülüğü bir zehir gibi kustu; kralı, oğlu Phriksos’u tanrılara kurban etmesi gerektiğine ikna etti. Oysa anneleri Nephele, çocuklarını öylece bırakacak mıydı? Asla! Gökyüzünden gönderdiği, tüyleri güneşin ilk ışıkları gibi parlayan altın postlu bir koç, Phriksos ve kardeşi Helle’yi alıp uzaklara, Karadeniz’in ötesindeki Kolkhis’e doğru havalandı.
Fakat hayat, bazen en neşeli yolculuklarda bile hüzünlü bir nota gizler. Helle, o yükseklerden bakarken aşağısındaki dalgalara fazla daldı, korktu ve yorgun elleri koçun yünlerinden kayıp sulara gömüldü. İşte o gün bugündür, o denizlere Hellespontos, yani "Helle Denizi" deriz. Onun anısı o köpüklü dalgalarda yaşar, çocuklarım.
Peki ya Athamas’a ne oldu derseniz... Tanrıça Hera’nın öfkesinden kaçmak öyle kolay mı sandınız? Hera, bu krala büyük bir hınç besliyordu ve zihnini bir düğüm gibi kördüğüm etti. Zavallı Athamas delirdi. Kendi öz oğluna kıyacak kadar gözü döndüğünde, İno da can havliyle kendisini denize attı. Ama bakın, hikaye burada ilginçleşiyor: İno ölüp gitmedi. Denizlerin derinliklerinde, gemicilerin fırtınalı gecelerde sığındığı bir "Ak Tanrıça"ya, yani Leukothea’ya dönüştü. Hatta yıllar sonra, o meşhur Odysseus’u dalgaların pençesinden kurtaranın da bizzat kendisi olduğu söylenir.
Gördünüz mü? Krallar, kraliçeler, altın koçlar... Hepsi rüzgarla gelip rüzgarla gidiyor. Bazen bir trajedi sahnesinde, bazen de bir denizci hikayesinde hatırlarız onları. Şimdi, biraz daha şarap –yok yok, daha doğrusu taze bir meyve suyu– alalım da, bu eski zamanların ağırlığını omuzlarımızdan atalım. Hayat, üzerinde düşünmek için çok kısa, ama anlatmak için çok güzeldir. Başka ne duymak istersiniz?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda sana hep kralların görkemli tahtlarından ve zaferlerinden bahsederler; ama unutma ki o tahtların ayakları, altında ezilenlerin gözyaşlarıyla ıslanmıştır. Şimdi sana Athamas’ın hikayesini anlatacağım, ama sadece kulağıma eğil, çünkü bu gerçekler saray duvarlarının dışında asla yüksek sesle konuşulmaz.
Boiotia Kralı Athamas, gökyüzünün yellerini yöneten Aiolos’un oğlu, kendi küçük dünyasında her şeyin kendi iradesiyle döndüğünü sanan bir adamdı. Önce bulutlar kadar zarif Nephele ile bir yuva kurdu, Phriksos ve Helle adında iki evladı oldu. Ancak krallar, evlatlarından çok kendi hırslarını beslemeye meyillidir. Athamas, Nephele’yi bir kenara itip İno ile yeni bir sayfa açtığında, saray koridorlarında kıskançlık tohumları yeşermeye başladı. İno, kocasının güç hırsını öyle iyi biliyordu ki, ülkede kıtlık baş gösterdiğinde halkı teskin etmek yerine, Phriksos’u tanrılara "kurban" etmesi için Athamas’ı ikna etti. Görüyorsun ya canım evladım, bazen iktidar dediğin şey, bir babanın öz çocuğunun hayatı üzerinde kumar oynaması kadar soğuktur.
Peki, ya o altın postlu koç? İnsanlar onu bir kurtuluş masalı gibi anlatır ama aslında o, bir sistemin dışladığı iki çocuğun, zalim bir babanın ve oyunbaz bir üvey annenin elinden kaçışının hüzünlü hikayesidir. Helle’nin o hırçın dalgalara karışıp bugünkü Hellespontos’a adını vermesi, bir kahramanlık destanı değil, bir çocuğun sistemin çarkları arasında ezilişidir.
Sadece bu da değil; tanrılar da boş durmazlar. Bazı anlatılarda, Hera’nın Athamas’ın aklını karıştırdığı söylenir. Kral, kendi evlatlarından birini kaybettiğinde, acıdan ziyade bir deliliğin esiri oldu. İno, kucağındaki diğer yavrusuyla kendini sulara bıraktığında, sarayın o yapay ihtişamından kaçıp özgürlüğün, yani o derin denizin koynuna sığındı. İnsanlar ona sonra "Leukothea", yani "Ak Tanrıça" dediler; ama aslında o sadece denizlerin şefkatine sığınan, gemi enkazlarına merhamet gösteren bir kadındı.
Dinle beni güzel evladım; Athamas, İno ve Phriksos... Onların hikayesi tiyatro sahnelerinde çok anlatıldı, lakin oyun metinleri zamanın tozlu raflarında kaybolup gitti. Belki de böylesi daha iyidir. Çünkü bazen gerçekler, kralların yazdığı sahne metinlerinden çok daha yaralayıcıdır. Şimdi biraz niyetimizi ferah tutalım, bir yudum üzüm suyuyla (sadece bilgece bir neşeyle, unutma!) hayata gülümseyelim. Unutma ki, tacı olanın değil, vicdanı olanın yolu aydınlıktır. Krallara güvenme, sistemin oyunlarına kanma; kendi hakikatinin peşinden giden, elbet bir gün kıyıya ulaşır.