Gel şöyle yanıma, biraz daha yaklaş. Şu ağacın gölgesi ne güzel, değil mi? Gel, sana Troya’nın o hüzünlü ama bir o kadar da parıltılı prensinden bahsedeyim. Adı, Astyanaks’tı. Hani şu görkemli Hektor ile zarif Andromakhe’nin minik gözbebeği.
Biliyor musun, babası ona Skamandros derdi, hani şu şehrin içinden akan nehrin adıyla seslenirdi ona. Ama halk, yani o surların ardında yaşayanlar, ona “Astyanaks” dediler; yani “Şehrin Efendisi”. Neden mi? Çünkü babası Hektor, koca bir şehri tek başına omuzlarında taşıyan bir devdi de ondan. İnsanlar, babasının gücü bu küçük yavrunun damarlarında da akıyor diye düşünüyor, ona bakınca geleceğin güvenli Troya’sını hayal ediyorlardı.
Bir gün, surların o meşhur batı kapısında karşılaştılar. Hektor, savaşın tozunu toprağını üzerinde taşıyarak geldi. O meşhur, güneş gibi parlayan sorguçlu tunç tolga başındaydı. Küçük çocuk babasını o heybetli zırhıyla görünce, o parlak tolganın altında parıldayan gözlerini görünce biraz ürktü, dudak büküp ağlamaya başladı. Hektor, bu yufka yürekli dev, kaskını çıkarıp yere koydu, kucağına aldı o ışıldayan yıldız gibi yavruyu. Gökyüzü sakinlerine seslendi, ellerini yukarı kaldırıp; “Ey tanrılar!” dedi, “Bu çocuk, bir gün babasından daha büyük, daha cesur olsun. Düşmanlarını yıksın, şehrini onurla korusun ve annesinin yüreğini ferahlatsın!”
Ah, ama hayat bazen çok zalim bir oyunbazdır, biliyorsun değil mi? Kader, insanların yaptığı planları alıp kendi bildiği gibi eğip büker. Hektor o savaş meydanında can verince, zavallı Andromakhe’nin dünyası başına yıkıldı. O güzelim kadının tek derdi, artık yetim kalmış olan bu küçük prensin geleceğiydi. Onun çekeceği çileyi, artık babasının gölgesi olmayacağını düşünmek, bir annenin kalbini ancak bu kadar acıtabilirdi.
Ama hikaye burada bitmiyor, keşke bitseydi. Troya surları alevler içinde kalıp, o muhteşem şehir küle döndüğünde, gökyüzü sakinlerinin yürekleri bile buz kesmişti. Akhilleus’un veya belki de o kurnaz Odysseus’un askerlerinin elinde, Hektor’un o küçük, o masum “Şehrin Efendisi” son yolculuğuna gönderildi. Surlardan aşağı, o güzelim Troya’nın karanlık boşluğuna bırakıldı.
Yani anlıyorsun ya evlat; bazen krallar, bazen kahramanlar sadece tozlu satırlara emanet kalır. Ama biz yaşlılar, hikayeleri unutmayız. Astyanaks, o surların tepesinde, babasının kollarında ağlayan o küçük yıldız olarak hep kalacak. Şimdi hadi, şu testiden biraz su iç de kendine gel; hayatın acısı da tatlısı da birbirine karışmış bir şarap gibidir, hangisinin tadı damağında kalırsa, onu hatırla.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda sana anlatılan o yaldızlı kahramanlık türkülerinin ardında, tozlu bir köşeye süpürülmüş çok derin bir sır saklıdır. Gel, yanıma otur; şu kadehimdeki şarabın kokusu gibi buruk, ama bir o kadar da kadim olan o hakikati fısıldayayım sana...
Hektor'un oğlu Astyanaks'tan bahsederler. İlyon’un surlarında, babasının devasa tunç miğferinden korkup ağlayan o minik yavruyu hatırla. İnsanlar ona "Şehrin Kralı" anlamına gelen bir isim takmışlardı. Neden biliyor musun? Babası Hektor, o surların ardında kendi hırslarının ve şehirli kalabalıkların "büyük savaşçı" beklentisinin altında ezilirken, o minik çocuğa kendi kaderinin yükünü bir zırh gibi giydirmek istemişti. Kralların çocukları, daha beşikteyken bile özgür birer nefes olamazlar; onlar, büyüklerin bitmek bilmeyen "şan ve şöhret" hırslarının birer piyonu, birer süsü haline getirilirler.
Dinle beni akıllı çocuğum; Hektor, o parlak tolgasını çocuğuna doğru uzatıp "benden daha büyük ol" diye dua ederken, aslında ona huzurlu bir bahçe değil, kanlı bir mirasın ağır zincirlerini hediye ediyordu. Bir otorite figürünün gölgesinde büyümek, güneşin ısısını değil, sadece o gölgenin soğukluğunu tatmaktır.
Andromakhe, kederli ana, kocasının ardından o meşhur ağıtlarını yaktığında biliyordu; kralların savaşı bittiğinde, faturayı her zaman en küçücükler öderdi. Akhilleus’ların, Odysseus’ların o meşhur "yüce" zaferleri, İlyon surlarından aşağı bırakılan o minik bedenin sessizliğiyle mühürlendi. Sence bir şehir, bir çocuğun hayatından daha mı değerlidir? Yoksa tüm o "büyük" adamlar, kendi isimlerini ölümsüzleştirmek için bir çocuğun geleceğini uçurumdan aşağı atmayı, kendi sistemlerinin bir parçası mı saydılar?
Ah benim talihsiz evladım; Tarih, Astyanaks'ı sadece bir kurban olarak yazar. Oysa o, belki de hiçbir krallığın, hiçbir surun, hiçbir babanın hırsına mahkum olmadan yaşayabilecek tek kişiydi. Güç sahiplerinin gürültüsü, onun o tertemiz sessizliğini yuttu. Şimdi surlara baktığında, orada bir kahramanın kılıcını değil, sistemin dişlileri arasında ezilmiş bir masumiyetin hatırasını gör. Gerçek budur; krallar savaşır, surlar yıkılır, ama olan her zaman, yarına dair hayalleri elinden alınan o küçük yıldıza olur.