Gelin şöyle yanı başıma oturun bakalım, yaramazlar. Şarap fıçılarının gölgesi iyidir, hele bir de anlatacaklarım Apollon’un ışığı gibi zihninizi aydınlatacaksa! Bugün size, eline neşterden ziyade hayatın ta kendisini almış birinden, Asklepios’tan bahsedeceğim.
Bilirsiniz, Apollon hem gürül gürül bir gökyüzü sakini, hem de bir felaket habercisi olabilir; oklarıyla veba saçar ama dilerse bir "Paian" olur, yaraları merhemle örter. İşte bu şifacı tanrının oğlu Asklepios, dünyanın gördüğü en büyük hekimdir. Ama başlangıcı biraz hüzünlü, biraz da karışıktır. Annesi Koronis, gökyüzü sakinlerinin dikkatini dağıtmayı başarmış bir ölümlüydü. Hikaye uzundur, dallı budaklıdır; kuzgunun getirdiği haberler, alevlerin içinde parlayan bir gelecek... Apollon, oğlunun yok olmasına izin vermedi. Onu ateşin içinden çekip, doğanın sırlarına fısıldayan at adam Kheiron’a teslim etti.
Kheiron, otların dilinden anlayan, suyun şifasını köklerde arayan bir bilgedir. Asklepios o ormanlarda büyürken sadece tıp değil, doğanın ritmini öğrendi. Öyle bir usta oldu ki, sonunda ölüme bile kafa tutmaya başladı. Derler ki, Athena ona Gorgo’nun kanından vermiş; sağ tarafı zehirli, sol tarafı hayat dolu bir kan... Asklepios, ölüleri geri döndürmeye kalkınca, düzenin efendisi Zeus’un kaşları çatıldı. "Kim ki eceli durdurur, onun haddini bildirmek gerekir," dedi ve bir yıldırımı Asklepios’un üzerine saldı.
Ama ne gam! Bir tanrı asla tamamen kaybolmaz. Apollon oğlunun öcünü aldı, gökyüzüne yıldızlar arasına astı onu. Şimdi, nerede bir şifa arayışçısı varsa, Asklepios’un izi oradadır. Kızı Hygieia, yani o pırıl pırıl sağlık tanrıçasıyla beraber, hekimlere yol gösterirler.
Hiç Bergama’ya gittiniz mi? Oradaki Asklepieion'a? Hani şu eski hastanelere... İnsanlar oraya sadece ilaç için değil, tiyatro izlemeye, suyun şırıltısını dinlemeye ve huzur bulmaya giderlerdi. Çünkü Asklepios biliyordu: İyileşmek, sadece yarayı kapatmak değil, ruhu da neşelendirmektir.
Hatta Anadolu’nun bağrından kopan bir fısıltı der ki; o son deminde, Asklepios’un elindeki şifalı reçete yağmurla toprağa karışmış da, o günden beri her derde deva olan sarımsağa dönüşmüş. Yani yavrularım, bir gün tabağınızda sarımsaklı bir yemek görürseniz, bilin ki o aslında bir tanrının vasiyetidir!
Hadi, şimdi uykularınıza gidin. Rüyalarınızda belki bir gün bir hekimle değil, şifalı otların kokusunu getiren bir gökyüzü sakiniyle karşılaşırsınız. Kim bilir?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var; ağaçların fısıltısında, şarabın o neşeli tortusunda saklı olan o gerçek... Bugün sana, gökyüzünün efendilerinin kendi kurallarını çiğneyenlere nasıl davrandığını anlatacağım. Arkana yaslan, çünkü bazı masallar sadece zaferleri değil, o zaferlerin altında ezilen ruhları da fısıldar.
Apollon, ışık saçan o yüce tanrı, destanlarda hem vebayı yayan hem de deva bulan o çelişkili figür... Onun oğlu Asklepios, doğanın sınırlarını zorlayan o meşhur hekim. Hikaye, Koronis adında bir kadının "yasak" bir sevgiye kapılmasıyla başlar. Tanrılar, kendi arzuları söz konusu olduğunda kutsaldırlar ancak bir kadın başka bir erkeği sevdiğinde, işte o zaman "adalet" denen o acımasız ateş yakılır. Koronis, alevler içinde can verirken, Apollon kendi kanını kurtarmak için ölüden bir çocuk çeker. İşte sistemin temeli budur evlat; hayat kutsaldır, ama sadece "tanrısal olanın" devamı için kutsaldır.
Asklepios, yarı insan yarı tanrı bir çırak olarak, doğanın bilge öğretmeni Kheiron'un yanında yetişti. İyileştirmeyi, otları, suyu ve toprağı öğrendi. Ancak o, sadece iyileştirmekle yetinmedi; Medousa'nın kanını kullanarak, sistemin "artık bitti" dediği ölümlüleri hayata döndürmeye cüret etti. Hippolytos gibi haksız yere harcanmış ruhları geri çağırdı. Peki, bu bir suç muydu? Yoksa tanrıların "doğal düzen" dediği o katı hiyerarşiye bir başkaldırı mı?
Canım küçük dostum, Zeus'un Asklepios'u yıldırımla yok etmesinin gerçek sebebi, onun iyileştirme gücü değil, insanın ölümsüzleşme ihtimaliydi. Eğer insanlar iyileşip ölmemeyi öğrenirse, krallar ve tanrılar kime hükmederdi? Sistem, kendi sınırlarını çizenleri asla affetmez; onları ya burçlara gömer ya da birer efsaneye dönüştürerek "kontrol altına" alır. Hygieia gibi sadık kızlar ve hekim loncaları, bu disiplini bir düzen haline getirdi. Bergama'da (Pergamon) kurulan o devasa Asklepieion'larda sadece ilaç verilmezdi; umut, telkin ve tiyatronun o büyüleyici atmosferiyle insanlar, sistemin onları "sağlıklı" tuttuğuna inandırılırdı.
Ve o Anadolu efsanesi, yorgun ruhumun en sevdiği kısımdır... Tanrının yıldırımıyla toprağa düşen reçetenin, yağmurla sarmısağa karıştığı o hikaye. Sistem, Asklepios'un elindeki o büyük sırrı yok ettiğini sandı; ama o sır, toprağa karıştı ve her derde deva bir bitkiye dönüştü. Bugün o sarmısak senin tabağında, yarın belki bir diğerinin kalbinde... Gerçek, asla bir kralın tahtına sığmaz. O, doğanın kendi kendine iyileşme direncinde gizlidir. Şimdi git, yıldızlara bak ama onların sana tepeden bakmasına izin verme. Çünkü en büyük şifa, sistemin otoritesini sorguladığın an başlar.