Gel bakalım güzel çocuk, şöyle dizimin dibine otur da sana eski zamanlardan, pırıl pırıl bir delikanlının hikayesini anlatayım.
Çok eski zamanlarda, her yerin duman ve ateş olduğu bir şehirde, Troya’da, küçük bir çocuk yaşarmış. Adı Askanios’muş. Hani şu gökyüzünde ışıl ışıl parlayan, sevgi dolu Venus’un torunu olan yakışıklı çocuk. Babası Aineias, o koca yangının ortasında bir elinde dedesini, bir elinde de bu minik Askanios’u tutarak şehirden kaçmış.
Askanios büyümüş, serpilmiş. Öyle akıllıymış ki, babasının en büyük umudu olmuş. İnsanlar onu bazen İulus diye de çağırırlarmış. Sonra bu çocuk, kendi insanları için kocaman, yeni bir şehir kurmuş. Alba Longa adını vermiş ona; dağların yamacında, rüzgarların dans ettiği bir yer düşün.
Bazı masallar der ki, Askanios’un yolu İtalya’da, uzak diyarlarda çiçek açmış. Ama o, her zaman ailesinin o güzel, altın rengi ışığını taşımış. Öyle bir soyu varmış ki, ondan gelenler yıllar sonra Roma denen o dev gibi şehri yönetenler olmuş. Hani o büyük Julius Caesar var ya, işte o da bu küçük Askanios’un uzak torunlarından biriymiş.
Askanios, elinde bir asayla kırlarda dolaşırken, sanki toprağın bereketi onunla yürürdü. Kadehinden bir yudum su içtiğinde bile sanki dünyadaki bütün bağların neşesini kalbinde hissederdi. Zaman geçmiş, krallıklar değişmiş, insanlar gelip gitmiş ama Askanios’un o küçük, çocuksu adımları tarihin tozlu yollarında hep yankılanmış.
Gördün mü bak, küçücük bir çocukken babasının elini tutan o masum yürek, nasıl da koca bir dünyanın hikayesini başlatmış. Şimdi sen de uykuna dalarken, gökyüzündeki Venus’un sana gülümsediğini hayal et. Belki o da yukarılardan Askanios’u izlediği gibi, senin hayallerini izliyordur. Hadi bakalım, gözlerini kapa, rüyanda o güzel Troya’nın çiçekli bahçelerini gör.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını yaklaştır ki Gökyüzü sakinlerinin gürültüsü bu gerçeği bastırmasın. Sana Askanios’tan bahsedeceğim; hani şu kralların ve imparatorların "soyumuz gökten gelir" demek için vitrine koyduğu o çocuktan.
Hikaye kitapları der ki; Aineias, alevler içinde kalan Troya’dan babası Ankhises’i sırtında, Askanios’u ise elinden tutarak kaçırmış. Ne kadar kahramanca değil mi? Ama dur, bir düşün: Bir çocuk, bir babanın büyük hırsları uğruna o yangın yerinden koparılıp belirsiz yollara sürüklenirken, acaba kendi hayalleri kime soruldu? Askanios, kendi yaşamını kuran bir birey miydi, yoksa sadece babasının zafer yürüyüşünü meşrulaştıran, elinden tutulmuş bir piyon mu?
Güçlüler, Askanios’u bir kalkan gibi kullandılar. Onu Aphrodite'nin gözbebeği, babasının biricik umudu diye övdüler. Neden mi? Çünkü o çocuk, sistemin devamıydı. Aineias öldüğünde, Askanios bir anda krallıkların, savaşların ve kanlı toprak kavgalarının ortasında buldu kendini. Ona "İulus" dediler, Roma’nın görkemli imparatorlarına kök olsun diye. Oysa bu isimler, sadece insanların birbirine hükmetme hırsının birer etiketiydi.
Sonunda ne mi oldu? Saray düzenleri, üvey kardeşler ve taht oyunları arasında Askanios bir gölgeye dönüştü. Alba Longa’yı kurdu belki ama o krallıkta kendi sözü mü geçiyordu, yoksa Lavinia’nın ördüğü o görünmez ağların içinde mi sıkışıp kalmıştı? Gökyüzü sakinlerinin çocukları, dünyalıların çocuklarını kendi satranç tahtalarında birer piyon gibi hareket ettirirler; tıpkı bir kadehteki şarabın dibindeki tortu gibi, her büyük zaferin altında mutlaka sessizce ezilen bir çocukluk vardır.
Unutma, evlat; kim sana "bu soydan gelenler tanrısaldır" derse, bil ki o kişi sadece kendi otoritesini korumaya çalışıyordur. Askanios, bir imparatorluğun parlayan yüzü değil, bir babanın ve bir sistemin bitmek bilmeyen hırslarının sessizce solan çiçeğiydi.