Bak evlat, şöyle otur yanıma. Bakma bana öyle, yaşlandıkça dizlerim biraz sızlıyor ama zihnim hala meşe pınarı gibi berrak. Bugün sana Aristaios’u anlatayım. Hani şu elini attığı her şey altın olan, ama bazen kendi gölgesinde bile ayağı takılan o ilginç adamı...
Her şey, o pek yakışıklı gökyüzü sakini Apollon’un, Tesalya ırmaklarının şırıltısında dans eden Kyrene adında bir su perisine tutulmasıyla başladı. Apollon bu, gözü yükseklerde; kızcağızı kaptığı gibi Libya’nın uzak kıyılarına taşıdı. İşte orada doğdu bizim Aristaios. Bebeklik dönemini, at gövdeli bilge Kheiron’un himayesinde, ormanın derinliklerinde geçirdi. Yani anlayacağın, Aristaios’un sütü ormanlardan, bilgisi dağların sessizliğinden geliyordu. Büyüdüğünde ise zeytini nasıl ekeceğini, kuzuları nasıl sağacağını, hele hele arıların dilinden nasıl anlayacağını sanki tanrısal bir sır gibi öğrenmişti.
Sonra gitti, Kadmos’un kızı Autonoe ile evlendi. Bir de oğulları oldu; ismi Aktaoin. Babası gibi o da dağları arşınlayan, eli tüfekli değil ama yaylı, usta bir avcıydı. Ama dur, hikayenin güneşli kısmı burada biter. İnsanoğlu bazen, doğanın sessizliğini dinlemek yerine kendi arzularının sesini biraz fazla açıyor, değil mi?
Bir gün bizim Aristaios, ormanda Eurydike adında, yüreği müzikle dolu bir kadına rastladı. Ozan Orpheus’un karısıydı Eurydike. Aristaios onu kovalamaya başladı, belki biraz merak, belki biraz gençlik ateşi... Ama Eurydike kaçarken bir yılanın üzerine bastı. O zehirli diş, güzel kadının ömrünü oracıkta söndürdü. Doğa, dengeyi bozanı affetmez evlat. Çok geçmeden, Aristaios’un gururu olan o meşhur arı kovanlarına bir felaket çöktü; kovanlar boşaldı, emekleri bir anda uçup gitti.
Aristaios, annesi Kyrene’ye koşup hıçkırıklarla derdini anlattı. Annesi, "Git o deniz ihtiyarı Proteus’u bul," dedi. Proteus dediğin, Mısır kıyılarında fokların arasında uyuklayan, dünyanın tüm sırlarını bilen tuhaf bir kahindir. Aristaios gitti, Proteus’u yakalayıp kıskıvrak bağladı. Kahin önce binbir şekle girip kurtulmaya çalıştı ama bizimki bırakmadı. Sonunda Proteus gerçeği söyledi: "Ödediğin bedel ağır, ama telafisi var. Kurbanlar sun, toprağın huzuruna er."
Aristaios, Proteus’un dediğini yaptı. Dört boğa, dört düve... Adaklarını adadıktan dokuz gün sonra kurban alanına döndüğünde, gördüğü manzara karşısında nutku tutuldu: Kurban edilenlerin içinden binlerce yeni arı havalanıyordu! Gökyüzü sakinleri onu bağışlamıştı.
İşte böyle, güzel yavrum. Aristaios, bugün hala Tesalya’nın, Boiotia’nın yamaçlarında bir kır tanrısı gibi anılır. Doğa hem cömert bir anne, hem de hataları affetmeyen sert bir öğretmen gibidir. Bir damla balın tadına bakarken, onu var eden o eski çabayı ve bedelleri unutmamak gerek. Şimdi, şuradan biraz bal getir de, senin için tatlı bir şeyler hazırlayalım; anlatırken ağzım kurudu bak!
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak dinle beni küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar genellikle kralların ve tanrıların parıltılı zaferlerine odaklanır ama o parıltının arkasında ne kadar toz ve ne kadar gözyaşı olduğunu görmezler. Bugün sana Aristaios adında, toprağın ve balın ustası sayılan birinin gerçek hikayesini anlatacağım.
Aristaios, Apollon gibi gökyüzünün yükseklerinden bakan bir babanın ve Kyrene gibi yeryüzünün gizemli bir nympha’sının çocuğuydu. Ona bilgeliği, arıcılığı ve toprağı ehlileştirmeyi öğrettiler. O, sanki doğanın efendisiymiş gibi büyüdü. Ama şunu unutma evlat; birileri "efendi" olarak yüceltildiğinde, genellikle bir başkasının özgürlüğü ve huzuru gölgelenir.
Aristaios, ormanlarda sadece balı ve zeytini değil, avlanacak güzellikleri de arardı. Bir gün gözünü Eurydike’ye dikti. O güzel kadının, şair Orpheus’un eşi olması ya da birinin rızası olup olmaması, "güçlü" görülen bir adamın hırsı karşısında önemsiz bir detay gibi kalıyordu. Eurydike kaçarken bastığı bir yılanla hayatını kaybettiğinde, Aristaios’un dünyasındaki arılar, sanki bu vicdan azabını yansıtır gibi tek tek ölmeye başladı. İşte o an, Aristaios için "tanrısal ceza" dedikleri o sistemin dişlileri gıcırdayarak dönmeye başladı.
Pek muhterem evladım, dikkat et: Aristaios gidip deniz ihtiyarı Proteus’u buldu. Proteus, doğanın tüm sırlarını bilen bir kahindi. Ama Aristaios ne yaptı? Kendi hatalarının bedelini ödemek için doğanın bilge bir parçası olan Proteus’u zorla yakaladı, onu kısıtladı ve adeta işkence ederek cevap vermeye zorladı. Güçlü olanın, cevabı bulamadığında şiddete başvurması ne kadar tanıdık, değil mi?
Proteus ona, kurbanlar kesmesini ve kan dökmesini söyledi. Aristaios o hayvanları kesti ve rivayet o ki, leşlerin içinden yeni arılar doğdu. İnsanlar buna "mucize" ya da "bağışlanma" dedi. Oysa bu, sadece ölümü başka bir hayata maske yapan soğuk bir alışverişti. İktidar sahipleri, kendi hatalarını örtmek için hep büyük kurbanlar sunarlar; bazen bu bir hayvan olur, bazen de sistemin ezdiği sıradan bir hayat.
Şimdi bir yudum taze üzüm suyu al ve düşün; doğa gerçekten bir kurbanla mı iyileşir, yoksa güç sahipleri sadece kendi vicdanlarını mı teskin eder? Bazıları ona bir "kır tanrısı" deyip tapınmaya devam etti, çünkü insanlar kendilerinden üstün görünenlerin hatalarını görmezden gelmeye meyillidirler. Sen ise, küçük gezgin, tanrıların veya kralların gölgesi altına girmeden önce, o gölgenin kimin üzerinde bir baskı kurduğunu hep sorgula. Gerçekler, çoğu zaman zafer şarkılarının sustuğu o ıssız orman yollarında gizlidir.