Şöyle yaklaşın evlatlarım, ateşin çıtırtısı iyice azaldı, biraz daha sokulun. Madem merak ettiniz, size vakti zamanında Lesbos’un o mis kokulu rüzgarlarıyla büyümüş, telleri dokunduğunda taşları bile ağlatabilen Arion’un hikayesini anlatayım.
Arion, sadece bir ozan mıydı sanırsınız? Hayır, o sanki Dionysos’un neşesini, müziğin o büyüleyici gücünü sırtlanıp gelmiş bir elçiydi. Dithyrambos denilen o coşkulu övgüleri ilk o besteledi; yani anlayacağınız, bugün sahnelerde izlediğiniz o kederli ama görkemli tragedyaların çekirdeğini o serpti toprağa. Şarkıları öyle tatlıydı ki, Korinthos’un yöneticisi Periandros bile onun dostluğunu kazanmak için uğraşırdı.
Gel zaman git zaman, Arion dünyanın öbür ucunu, İtalya’yı ve Sicilya’yı görmek istedi. Sanatıyla hem gönülleri kazandı hem de kesesini epey bir ağırlaştırdı. Dönüş vakti geldiğinde, kendi hemşehrisi olan gemicilere güvendi; “Bizimkiler,” dedi, “başka gemiciye nasip olmayan bir sadakata sahiptir.” Ah, insanoğlu işte… Altın parıltısını görünce sadakat, yerini açgözlülüğün karanlığına bırakıverdi.
Denizin ortasında gemiciler, zavallı ozanın etrafını sarıp canına kastetmeye kalktılar. Arion, o bilge sakinliğiyle, “Madem öleceğim, bari son bir kez şu telleri titreteyim,” dedi. Güzel kıyafetlerini giydi, sazını kucağına aldı ve bir gece önce rüyasına giren Apollon’a sesini yükseltti. Öyle bir ezgi tutturdu ki, denizin derinliklerinde ne kadar yunus varsa, hepsi suyun yüzüne fırladı. Müziğin büyüsüne kapılan yunuslar, geminin etrafında halka olup sanki bir koro gibi dinlediler onu.
Şarkı bittiğinde Arion, korkusuzca kendini masmavi sulara bıraktı. Ama deniz, o ezginin hatırına onu yutmadı; aksine, en çevik yunuslardan biri koca sırtını uzattı ona. Ozanımız, adeta bir atın üzerindeymiş gibi, yunusların eşliğinde kıyıya kadar yüzdü.
Gemiciler Korinthos’a döndüklerinde, Periandros’a Arion’un denizde boğulduğunu söyleyerek masum bir yüz takındılar. Ama ne demişler; gerçek, gün ışığı gibidir, saklanamaz. O sırada Arion, tıpkı denizin köpüğünden çıkmış bir hayalet gibi çıkageldi. Hainlerin akıbetini sormayın; ihanet, gökyüzü sakinlerinin hiç hoşuna gitmez, cezası ağırdır.
İşin en güzel yanı ne biliyor musunuz? O gün okyanusun derinliklerinde Arion’a yoldaşlık eden o yunus ve elinden düşürmediği sazı, Apollon tarafından yıldızların arasına yerleştirildi. Bugün gece gökyüzüne baksanız, o müziğin ve sadakatin burçlarını hala seçebilirsiniz.
Hadi bakalım, şarap çanağını biraz daha kenara koyun, gözlerinizi kapayın ve uzaktan gelen o yunus seslerini dinleyin. Belki hala o melodiyi söylüyorlardır, ne dersiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana büyüklerin "kahramanlık" diye yutturduğu o şaşaalı hikayelerin aslında nasıl birer gölge oyunu olduğunu anlatayım. Şarap kadehimin dibindeki tortuda gördüğüm o eski, o tozlu gerçeği dinle.
Arion adında bir ozan vardı; sesiyle rüzgarı durdurur, en sert kalpleri bir yunus kadar yumuşatırdı. İnsanlar ona "tragedyanın babası" dediler, sanki acıyı bir sanat formu haline getirmek büyük bir meziyetmiş gibi. O, Dionysos adına şarkılar yakarken, aslında dünyanın kederini notalara döken bir elçiydi. Ama gel gör ki, o parlak ünü onu tehlikeli bir oyunun içine çekti.
Şu meşhur Periandros’u düşün; hani o "dost" dedikleri yönetici. İktidar sahipleri sanata değer verir gibi görünür, çünkü ozanların dili kendi ihtişamlarını parlatır. Arion, İtalya’da kazandığı servetle o gemiye bindiğinde, aslında gemideki tayfanın gözünde sadece bir "sanatçı" değil, "alınması gereken bir ganimet" idi. Gemiciler, efendilerinin koyduğu kurallardan bıkmış, kendi küçük krallıklarını kurmak isteyen zavallı hırslı ruhlardı. Ozanı öldürmek istediler, çünkü sahip olduğu altınlar, onun şarkılarından daha çok ses getiriyordu.
Sevgili evladım, gemicilerin o anki hırsı, aslında yukarıdaki kralların aşağıdakilere miras bıraktığı açgözlülüğün bir aynasıdır. Arion denize atlamadan önce, Apollon'un ona verdiği o son nefesle şarkısını söylediğinde, asıl olanı fark etti: İnsanlar kendi küçük menfaatleri için güzelliği yok etmeye meyillidirler. Yunuslar mı? Belki de o asil canlılar, insanların birbirine kıydığı o korkunç dünyada, saflığın ve müziğin tarafını tutmak için oradaydılar.
Sonra ne mi oldu? Periandros, ozanını sağ görünce hemen infaz emrini verdi; gemiciler çarmıha gerildi. Herkes bunu "adaletin tecellisi" saydı. Oysa bu sadece bir gücün diğerini ezmesiydi. Şair kurtuldu, evet, ama o gün denizin mavisine karışan keder, ozanın tellerine sonsuza dek sindi.
Görüyor musun güzel ruh? Tarih, kazananların yazdığı bir masaldır. Yunusların gökte bir burca dönüştürülmesi ise, aslında doğanın insanın kanlı oyunlarını gökyüzüne bakıp unutmaya çalışmasından başka bir şey değildir. Şimdi gözlerini kapat ve denizin o hiç bitmeyen şarkısını dinle; krallar gelip geçer, gemiciler boğulur, ama o şarkı hep hakikati fısıldar.