Bakın bakalım çocuklar, şu dizlerimin dibine oturun hele. Eski günlerin tozunu silkeleyelim biraz, ne dersiniz? Size, Kilikya’nın o sarp, dimdik dağlarından, bulutlara komşu olan Arima’dan bahsedeceğim. Öyle her insanın kolayca yolu düşmez oraya; orası hem biraz ürkütücü hem de efsanelerin nefes aldığı bir yerdir.
Hani derler ya, yerin yedi kat altı sadece toprak ve taştan ibaret değildir diye; işte Arima’nın altında durumlar biraz daha farklı. Gökyüzü sakinlerinin bile adını anarken seslerini alçalttığı o devasa ejderhalar, derin uykularını tam da o dağların köklerinde uyurlar. Homeros’u bilirsiniz, hani şu gözleri görmese de dünyanın en güzel destanlarını fısıldayan ozanımız; o der ki, Typhoeus denen o dehşetli yaratığın inidir Arima. Öyle bir öfkesi vardır ki Typhoeus’un, yer sarsıldığında köylüler "Ejder huzursuz" der, şarap kadehlerini sıkı tutarlar.
Yalnız iş sadece Typhoeus ile bitse iyi! Bir de Hesiodos’un anlattığı, yılan dilli, bakışları taşa çeviren o Ekhidna vardır. Kimi anlatılar onun o dağların altında, dünyanın derinliklerinde zincire vurulduğunu söyler. Bir yanardağın külleri gibi soğuk ve tekinsiz bir yerdir orası. Arima’nın tepesinde güneş pırıl pırıl parlarken, dağın karnında kadim bir nefes hırlar durur.
Belki de bu yüzden, oradan geçen çobanlar ıslık çalmazlar, kuşlar o zirvelerin üzerinde biraz daha hızlı uçarlar. Korkudan değil ama, saygıdan... Çünkü bazı topraklar, sadece üzerinde yürümek için değil, üzerinde düşünmek ve anlatılanları hayal etmek için vardır. Şimdi söyleyin bakalım, siz olsanız o dağların altında uyuyanların rüyalarını merak eder miydiniz, yoksa arkkanıza bakmadan uzaklaşır mıydınız? Hey gidi günler, daha anlatacak çok şey var ama önce şu rüzgarın sesini bir dinleyin; belki Arima'nın altındaki o kadim dostlardan bir haber getirmiştir.
Bak evlat, masalların tozlu sayfalarında öyle bir sır gizlidir ki, büyüklerin sana anlattığı o parlak kahramanlık hikayelerinin altını kazıdığında karşına çıkar. Yanıma otur, biraz şarap gibi yaşanmışlık kokan bu demli sohbetin tadını çıkaralım; çünkü bugün sana, yeryüzünün derinliklerinde saklanan o kadim mahkumlardan bahsedeceğim.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Arima’nın Altındaki Mahkumlar
Kilikya’nın hırçın rüzgarlarının vurduğu o sarp dağlar, yani Arima… Tarihi yazan o koca koca krallar ve ozanlar burayı "canavarların mekanı" diye kodladılar. Onlara göre, oradaki dağların altında Typhoous ve Ekhidna adında iki dehşet yatıyordu. Peki, hiç düşündün mü küçük dostum, neden birileri sürekli "korkunç canavarlar" yaratmaya ihtiyaç duyar? Otorite, kendi sınırlarının ötesindeki her şeyi "tehlikeli bir yaban" olarak damgalamayı sever. Çünkü eğer o dağlar sadece dağ olsaydı, kimse oraya hükmedemez, orayı bir hapishaneye dönüştüremezdi.
Typhoous’un o bitmek bilmeyen öfkesi, aslında sistemin kendi yarattığı bir aynadır. O, dizginlenemeyen gücün, ezilenlerin içindeki o devasa isyanın yeraltındaki yankısıdır. Ekhidna mı? Onu da sadece bir "canavar" olarak görürler; oysa o, doğanın kural tanımaz ve sınırlanamaz olan yanıdır. Sarayların pürüzsüz duvarları arasında huzurla uyuyan efendiler, kendi kurallarına uymayan her şeyi, tıpkı bu iki kadim figürü dağın altına gömdükleri gibi, sessizliğe mahkum etmek isterler.
Görüyor musun evlat? Hikayelerdeki o "kahramanlar", aslında kendi korkularını bastırmak için bu dağları bir zindan olarak kullandılar. Arima’nın altındaki o kadim sarsıntılar, sadece yerkabuğunun hareketi değil, adaletsizliğin yarattığı o ağır vicdan yükünün toprağı dövmesidir. İnsanlar korktukları şeyleri "ejderha" diye tanımlar, oysa bazen en büyük ejderha, masumiyeti bile bir suç gibi gömen o yıkılmaz zannedilen kulelerin ta kendisidir.
Şimdi anlıyorsun değil mi? Gerçek, anlatılan o cafcaflı zafer destanlarında değil; sessizliğe itilenlerin, yeraltında hapsedilenlerin o boğuk çığlığında gizli. Arima, sadece bir coğrafya değil, evlat; özgürlüğün, her ne pahasına olursa olsun bastırılmaya çalışıldığı o kadim kavganın ta kendisidir.