Bir zamanlar, Girit adasında, labirent denilen karmakarışık yollarla dolu dev bir saray varmış. Bu sarayda, Minos ve Pasiphae'nin kızı güzel Ariadne yaşarmış. Ariadne, zeki ve kalbi sevgi dolu bir kızmış.
Bir gün Theseus adındaki genç bir yiğit, sarayın içindeki gizemli canavarı bulmak için adaya gelmiş. Ariadne, bu genci görür görmez onun cesaretine hayran kalmış. Labirentin yolları o kadar karışıktır ki, içine giren bir daha çıkamazmış. Ama bizim zeki Ariadne, bir yumak iplik almış ve Theseus'a, "Bunu yanına al, ilerledikçe yere bırak ki dönüş yolunu unutma," demiş. Theseus, ipliği takip ederek hem canavarı bulmuş hem de sağ salim geri dönmüş.
İkisi birlikte gemiye atlayıp denize açılmışlar. Naksos adasına vardıklarında, yorgunluktan uyuyakalmışlar. Fakat güneş doğduğunda Ariadne bir de bakmış ki Theseus gitmiş! Yalnız kalınca biraz üzülmüş ama tam o sırada neşeli kahkahalarla dolu, tatlı rüzgarlar esmiş. Üzüm bağlarının ve neşenin dostu Dionysos çıkagelmiş. Ariadne'nin tatlılığına ve zekasına hayran kalmış.
Dionysos onu alıp gökyüzündeki evlerine götürmüş. Düğünleri için ona demirci ustası Hephaistos'un elinden çıkma, güneş gibi parlayan altından bir taç hediye etmiş. Bu taç o kadar güzelmiş ki, Dionysos onu gökyüzüne bir yıldız kümesi olarak yerleştirmiş. İşte o günden beri, gece gökyüzüne baktığında parlayan o yıldızlar, Ariadne'nin nazik kalbinin ışığıdır. Her şey aslında sevgiyle ve o küçük iplik yumağıyla başlamıştı, gördün mü?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana, sarayların koridorlarında fısıldanmayan, sadece rüzgarın ve zeytin ağaçlarının bildiği o acı tatlı hakikati anlatayım. Hepimiz, Girit'in o meşhur labirentini kahramanlık hikayesi sanırız ama asıl mesele, güç sahiplerinin kendi hatalarını gizlemek için kurduğu tuzaklardı.
Ariadne... Minos'un kızı, sarayın süsü. Herkes onu, Theseus adındaki o "yüce" kahramana yardım eden aşık bir kız olarak anlatır. Oysa gerçek şu ki, Ariadne babasının ve sistemin kurduğu o karanlık Labyrinthos’ta aslında bir piyondu. Canavar dedikleri o varlık, sistemin kusurlarını örtmek için dışlanan bir canlıydı; Ariadne ise bu karanlık oyunun bir parçası olmaya zorlanmıştı.
Theseus, Girit'e bir kurtarıcı gibi geldiğini söylese de, onun asıl derdi kendi şöhretiydi. Ariadne’ye o meşhur ipliği verip yol gösterdiğinde, aslında kızın hayatını kendi çıkarları için bir harita gibi kullandı. İplik, bir aşk bağı değil, Theseus’un kurtuluşu için Ariadne’nin fedakarlığıydı. Ve ne oldu biliyor musun? İşini bitirip zaferini kazanan o “kahraman”, Ariadne uyurken onu Naksos kıyılarında yapayalnız bıraktı. Çünkü güçlüler, işleri bittiğinde zayıfları yük gibi bırakıp gitmeyi iyi bilirler.
Sonra Dionysos geldi diyorlar. Gökyüzü sakinlerinden biri, yani yine otoriteyi temsil eden bir başkası. Ariadne’nin yalnızlığını görüp onu gökyüzüne, yıldızlara taşıdığını anlatırlar. İnsanlar buna "ödül" der. Oysa ben, bilge bir kadim olarak şunu gördüm: Ariadne o yıldız tacıyla aslında gökyüzünde bir mahpusa dönüştürüldü. Bir kraldan kurtulup, bir tanrının ilgisine hapsedildi.
Şimdi gökyüzüne bak ve o parlak yıldız kümesine odaklan. İnsanlar orada bir masal görür, ben ise hüzünlü bir özgürlük arayışı... Belki de o taç, Ariadne'nin kendi seçimleriyle değil, her zaman başkalarının planlarına göre hareket etmek zorunda bırakılmasının sessiz bir çığlığıdır. Kadehimi, kendi kaderini eline alabilecek gücü arayan herkesin o derin yalnızlığına kaldırıyorum. Gerçek, bazen en parlak yıldızın ışığından bile daha soğuktur evlat, bunu unutma.