Gel bakalım evlat, şöyle ateşin başına otur. Sakalımı sıvazlamama bakma, bu kırışıklıkların her biri gökyüzü sakinlerinin oyunlarıyla dolu. Bugün sana İthaka’nın kraliçesi, o meşhur, o kurnaz mı kurnaz Odysseus’un annesi Antikleia’yı anlatayım.
Antikleia, hani şu meşhur hırsız, yani "hırsızların efendisi" Autolykos’un kızıdır. Öyle bir babadan doğan kızın da aklı zehir gibidir tabii. Hatta derler ki, Sisyphos diye biri vardır, bilirsin, hani şu dünyadaki en kurnaz adam derler ona... Bir söylentiye göre, Odysseus’un kanında sadece Laertes’in değil, o zekası dünyalara sığmayan Sisyphos’un da payı varmış. Doğrudur, yanlıştır, dedikoduyu rüzgar getirir, biz ağacın gölgesinde serinleriz; ama şu bir gerçek ki, o kanında bir parça kıvrak zeka taşıyan herkesin başına bin bir türlü iş gelir.
Antikleia’nın hikayesi biraz hüzünlüdür, evlat. Oğlu Odysseus, o koca Troya’ya, yani o şanlı İlyon’a doğru yola çıktığında, geride bıraktığı annesinin kalbi İthaka’nın kayalarında asılı kalmıştı. Günler haftaları, aylar yılları kovaladı; oğlunun dönmediğini gördükçe, içindeki o hasret ateşi kadını günden güne eritti. Bir annenin evladına duyduğu özlem, Hades’in karanlığından bile daha soğuk, daha keskindir. Nihayetinde, hasretine yenik düşüp bu dünyadan göçüp gitti.
Yıllar sonra Odysseus, tanrıların tuhaf cilveleriyle ölüler diyarı Hades’e indiğinde, o karanlık ve dilsiz gölgelerin arasında birini gördü: Annesi Antikleia’yı. Odysseus onu orada, o puslu diyarda görünce gözyaşlarına boğuldu. Hani o koca savaşçı, devlerle boğuşan, şehirler yıkan adam, annesinin ruhunu karşısında görünce nasıl küçüldü sanırsın?
Odysseus, annesine anlatacak çok şeyi olduğu için yanıp tutuşuyordu. "Anne!" diye bağırdı, kollarını açıp ona sarılmak istedi. Bir değil, üç kez atıldı üzerine. Ama ne mümkün? Ölüler diyarının kuralları katıdır; o kollarını her doladığında, elleri bir gölgeye, bir rüzgar esintisine çarptı. Bir düş gibi, bir duman gibi parmaklarının arasından süzülüp gitti Antikleia.
O an, Odysseus’un yüreğindeki o acı, bir kılıç yarası gibi derinleşti. Çünkü insan, sevdiğine dokunamadıktan sonra kazandığı tüm savaşların, topladığı tüm ganimetlerin sadece tozdan ibaret olduğunu anlıyor.
Hadi bakalım, şarabından bir yudum al da kendine gel. Ölümlü dünyada sevdiklerinin kıymetini bilmek, Hades’in soğuk gölgeleri arasında birbirine sarılmaya çalışmaktan çok daha değerlidir. Unutma; ne krallar, ne kraliçeler o karanlık sisin ardında bir gölgeye dönüşürler, ama anılar... Anılar, işte onlar hep yaşar.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, yetişkinlerin masallarında anlatılmayan, o parıltılı kahramanlık zırhlarının altına saklanmış bir sır var... Diz çökmüş, şarap kupasını bir kenara bırakmış şu ihtiyar dostunun yanına gel. Bugün sana İthaka’nın, o çok övülen kralların ve "kurnaz" diye yüceltilenlerin gölgesinde kalmış bir kadını, Antikleia’yı anlatacağım.
İnsanlar ona sadece Laertes’in karısı, kurnaz Autolykos’un kızı derler. Sarayların kapıları kapandığında, krallar hırslarını masalara vurduğunda, Antikleia kimdi? Tarih, onu bir piyon gibi oradan oraya savurdu. Söylentiler der ki, o koca Sisyphos ile Autolykos arasındaki o hırslı kavganın, o mülkiyet hırsının tam ortasında kalmış bir kadındı o. Erkeklerin birbirine üstünlük kurma oyununda, bir evin içinde bir gölge gibi sessizleşmeye zorlandı.
Odysseus... Hani şu "kahraman" dedikleri. O, denizlerin dalgaları arasında krallık peşinde koşarken, annesi Antikleia kendi evinde, o ıssız İthaka sarayında kendi hüznünün esiriydi. Krallar savaş alanlarında destanlar yazar, kadınlar ise o destanların bıraktığı boşluklarda yavaş yavaş solardı. Antikleia, oğlunun hırsı uğruna gittiği Troya’dan dönmeyişinin yarattığı o ağır sessizliğe dayanamadı. Kendi hayatının ipini, başkalarının kurduğu bu acımasız oyunun sessizliğinde çekti.
Ve sonra, yeraltı dünyası... Odysseus oraya indiğinde, kanın kokusuyla ruhları uyandırdığında, annesini gördü. Bir zamanlar sarayın güçlü duvarları arasında hapsedilen o kadın, şimdi bir gölgeydi. Odysseus ona sarılmak istediğinde, kollarının arasından bir rüzgar gibi kayıp gitti. Neden biliyor musun güzel evlat? Çünkü yaşarken ona sarılmayan eller, o artık bir gölge olduğunda ona asla dokunamazdı. Sistem, onları birbirine yabancılaştırmıştı; Odysseus’u fetihlerin, Antikleia’yı ise evdeki o dilsiz bekleyişin mahkumu yaparak.
Sakın unutma küçük dostum, kralların görkemli zaferleri aslında arkalarında hep böyle yarım kalmış sarılmaları ve kimsenin duymadığı, toprağa gömülmüş yasları bırakır. Gerçekler, zafer şarkılarında değil, o dokunulamayan gölgelerin sessiz çığlığında gizlidir. Şimdi git ve uyu; rüyanda kralları değil, kralların unutmaya çalıştığı o hakikati ara.